19/04/2021
BİRAZ DA SANAT

AHH BU KADINLAR!

– Saçı uzun, aklı kısa kadınlar!

– Eksik etek!   

-İki lafı bir araya getiremeyen kadınlar!

-Hiçbir şeyden anlamayan, bir şeyi de beceremeyen kadınlar!

-Bir şey yapamadıkları gibi, resim de yapamazlar. Çöp adam bile çizemezler ki!

-Sanat kim, kadın kim?

-Kadın, sanatın neresinde?

-Bir yardımcı olarak…

-Model olarak, çizilesi bir nesne olarak…

-Müzede en güzel haliyle seyirlik olarak!

Hangisi acaba? Sanat ve kadın başlıkları bir araya geldiğinde aklımıza ne geliyor? İlk gelen kadın bir sanatçı, kadın bir ressam olmuyor değil mi? Gerçekten, kaç kadın sanatçı, ressam var şu an hemen sayabildiğimiz? Zorlanıyor muyuz yoksa? Biraz az mıyız acaba? Merak etmeyin ve bizim için hiç üzülmeyin!

Ünlü sanat tarihçi Gombrich* de sizler, bizler gibi düşünmüş.

Sanat alanında kadının görmezden gelindiğinin ve cinsiyet ayrımcılığı yapıldığının en somut örneklerinden biri, Gombrich’in ‘Sanatın Öyküsü’ adlı kitabında bir tek kadın sanatçıya yer vermemesi olarak gösterilebilir.[1] Yalnız değiliz yani! Sanat tarihi kitabını yazarken kadınları çok başarılı bulmamış demek ki 🙂

İlkçağlarda doğurganlığı, bereketi simgeleyen kadın heykelleriyle kadın figürü, kadın egemenliği unutuldu gitti, eskide kaldı bunlar. Geçen yüzyıllar boyunca kadın her şeyiyle yok sayıldığı gibi, bu alanda da yok sayılmış, görünmez kılınmıştır çünkü pek çok şey gibi sanat da erkek işidir değil mi? Kadın model olsa daha iyi!  Yaratılışı gereği kadın “güzel ve estetik olduğu için” sanatta sadece bir konu olarak yer almaya başladı. Kadının sanatın nesnesi yerine öznesi olma durumu her zaman sınırlı oldu.

Genellikle zanaatkârlık düzeyinde yönlendirilen kadın çalışmaları, Rönesans’tan beri sanat geleneğinde önemli yer tutan figürün temel disiplini anatomiden uzaklaştırılmıştır. Kadın anatomiden uzaklaştırılınca portre ressamlığı yapmıştır. 1768’de British Royal Akademi kurucu üyeleri arasında bulunan iki kadın sanatçı Mary Moser ve Angelica Kaufmann yine aynı akademi tarafından anatomi ve figürlü çalışma etütlerine alınmamıştır. Berlin Güzel Sanatlar Akademisi ise 1914 yılına kadar kadın sanatçı kabul etmemiştir.[2] Kadın sanatçıların eserleri, erkek sanatçıların yaptıkları kadar iyi, hatta onlardan farksızdır fakat kadınların kendilerini göstermesine hâlâ izin yoktur.

Fransız Devrimi kadar güçlü bir değişim bile bu durumu çok fazla değiştirememiştir. Modernizm ile birlikte değişen sanat ortamı ve avangard yaklaşımlar, yeni ve farklı sanatsal üretimler mevcut durumu biraz değiştirmiştir. Eğitimin klasikten uzaklaşmasıyla kadınlar sanat eğitimi alabilmişlerdir. Yeni kadın sanatçılar sahnede ilerlemeye çalışsa da bu hâlâ çok zor bir iştir.

Linda Nochlin, sanat tarihinin feminist bir bakış açısıyla sorgulanmasında önemli bir yeri olan ‘‘Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?’’ adlı makalesinde* tarihte kadın sanatçıların olmayışının nedeninin düşünüldüğü gibi kadınların erkekler kadar yetenekli olmadığından değil, kadınlara erkekler kadar olanaklar sağlanmadığından kaynaklandığını söyler.[3] Nochlin, Michalengelo ya da Manet gibi büyük kadın sanatçı çıkmamasının temel nedeni olarak kadınların eğitim ve diğer konularda erkeklerle eşit haklara sahip olmamalarını görür. Kadın sanat sahnesinde hep geriden yürümeye mahkûm edilmiştir.

1960’larda kadınlar, Feminist Sanat başlığı altında kendilerini kabul ettirmeye çalışmıştır. Feminist Sanat, kadın sanatçıların mevcut sanat ortamı içinde kendi varlıklarını göstermek için başlattıkları bir sanat akımıdır. 1960’lı yıllardan itibaren ABD’de kadın sanatçılar, sanat tarihçiler ve sanat eleştirmenleri kadının sanatta, sanat tarihinde, sanat kurumlarında ve müzelerde doğru ve yeterince temsil edilmemesine, kendilerine yer bulamamasına ve dışlanmasına karşı bir mücadele olarak Feminist Sanat akımı altında buluşmuşlardır. Yazar ve sanat eleştirmeni Ahu Antmen’e göre bu mücadelenin bilincinde olan ve bu mücadeleyi destekleyen bütün sanatçı üretimleri Feminist Sanat başlığı altında değerlendirilebilir.[4]

Ayrıca kadınların erkeklerle aynı politik, hukuki ve sosyal haklara sahip olmamalarının yanı sıra eşit şartlarda sanat eğitimi alamamalarını ve sanatsal üretim yapabilseler bile sergileyebilecekleri mekânların bulunmamasını kadın sanatçıların var olamamama nedenleri olarak belirtir. ‘Yetenekli’ olmanın koşulunun yine erkek olmaktan geçtiği bir dönemde önceden belirlenmiş toplumsal cinsiyet rollerine göre kadını özel alana sıkıştırmış bir zihniyet, elbette kadını doğrudan ‘yeteneksiz’ konuma taşıyacaktır. Noclin’in makalesi, başarı elde etmenin (ya da başarısız olmanın) bireysel değil, kurumsal yani kamusal doğasını gözler önüne serer.[5]

1980’lere geldiğimizde durum hâlâ değişmedi. 19. yüzyılın sonuna kadar başka bir kadın bile olsa modelden çalışılmasına izin verilmedi. Kadınlar sanat alanlarında, müzelerde hâlâ yeterince eşitliğe sahip değildir. Müzelerde kadınlar sadece bir konu olarak var olmamalıdır. Ne yazık ki kadınların hâlâ bunu hatırlatmaları gerekmektedir (Bknz: Gerilla Kızlar*)

Resim 1 Frida Kahlo, Tual Üzerine Yağlıboya, Diken Kolye ve Sinek kuşları ile otoportresi, 1940, Nikolas Muray Koleksiyonu, Harry Ransom Center, Teksas Üniversitesi, Austin

Bazı kadınları adlarını biliyoruz, neyse ki!  Zor olsa da!  J Birkaç örnek vermek gerekirse, en akılda kalan sıra dışı yaşamı ve yapıtlarıyla Frida Kahlo’dur sanırım. Hani hatırlarsınız saçlarına çiçekler takacak kadar enerji ve renk dolu ama bir o kadar durgun bakışlı kadın. Yaşadığı acıları tuale yansıtan güçlü ve duygulu bir ressam. Kendisi gibi ünlü bir ressam olan eşi Diego Rivera’ya olan umutsuz aşkıyla hatırlayabiliriz onu.  Diego Rivera büyük bir ressam olsa da bana göre biraz Frida öne geçti ya da ben öyle görmek istiyorum 🙂 Pek çok serginin yansıra, New York’da kişisel sergi açtı, tüm insanların dikkatini çekmişti. “Bu acayip şekiller de ne?” denmemiş, kabul edilmiştir. Popüler kültür imajları sayesinde bugün pek çok kişi onu tanıdı. J Resim yapmak kolay olmuş mudur onun için? Tabiî ki hayır! Yaşadığı sağlık sorunları ve özel hayatı onu hep zorladı.

 

Yaşadığı acılar mı, büyük aşkı mı ona bu resimleri yapacak kadar duygu yoğunluğuna sevk etti acaba? Ya da o kadar tarifsiz duygular yaşadı da tual sadece bir kısmına mı tanıklık etti, bilemiyorum. O da kendini, kendi hayatında var etmeye çalıştı, Diego onu daha iyi görsün diye farkında olmadan daha da devleşti belki de.

Frida Kahlo vardır.

 

 

 

Resim 2 Fahrünnisa Zeyd

Ve Fahrelnisa Zeid’i anmak isterim. Sadrazam Cevat Paşa’nın yeğeni ve Halikarnas Balıkçısı’nın kız kardeşidir. 1901 yılında doğmuş, 1991 yılında vefat etmiştir. Dünya çapında üne kavuşmuş bir sanatçıdır. Özellikle geniş ebatta çalıştığı soyut resimler ve çok renkli desenleriyle tanınır.

Fahrelnisa Zeyd 1901 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 5 Eylül 1991’de Amman’da hayatını kaybeden Türk ressam, sanat için önemli çalışmalara imza attı. Kabaağaçlızade Mehmed Şakir Paşa’nın kızı, II. Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa’nın yeğeni ve Halikarnas Balıkçısı’nın kız kardeşi olan Fahrünnisa Zeyd, soyadını Kral I. Faysal’ın kardeşi ve dönemin Irak büyükelçisi olan Emir Zeyd’le evlendikten sonra aldı. Modern üslupta önemli bir ressam olarak tanındığı Fransa’da adını “Fahrelnisa” imlasıyla kullandı.[6] Fahrelnisa Zeyd şanslı doğan kadınlardandı. Sanat yapabildiği bir ortamda olması, onun Türkiye ve Dünya’da yerini almasını sağladı.

Fahrelnisa Zeid vardır.

 

Anmak istediğim bir başka isim, Camille Claudel. Erkek egemenliğinin toplumda daha hatırı sayılır ve baskın olduğu zamanlarda yaşadı. Belki başka bir zamanda olsa adını ders kitaplarında ya da sanat atölyelerinde sıkça duyacağımız bir kadın sanatçı Camille Claudel’in hikâyesi bir hayli trajiktir.

Resim 3 Camille Claudel, “Sakountala”

1864’de Fransa’da doğan ve kadınların resmi olarak sanat eğitimi almalarının yasak olduğu bir dönemde yaşamak zorunda kalan Camille Claudel, henüz küçük yaşlarında çamurla harikalar yaratıyordu. Daha sonra özel sanat dersleri veren bir okulda ders almaya başladı ve ünlü heykeltıraş Auguste Rodin’e* tutuldu. İşin sanatsal boyutu ise biraz daha farklıydı. Rodin, Camille ile tanıştıktan sonra ilhamını ondan almaya başladı. Bu sırada elbette Camille kendisini geliştirmişti ve insanları, ürettiği eserlere hayran bırakıyordu.[7] Hayatının en önemli yıllarında harika işler yapıyordu ama Rodin’e olan aşkı onu günden güne eritiyordu. O, var olmaya çalışsa da toplum onu itiyordu ve belki bu çatışma onun akli dengesini bozdu.

Sanat tarihine sadece Rodin’in sevgilisi olarak geçmiştir. Olağanüstü cesur yapıtları, özgün bir imgelem gücü ve yüksek yorum taşıyan çalışmalarından biri olan “Sakountala” adlı yapıtıyla ödül kazanıp Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edilen bu yaratıcı kadın, ömrünün son otuz yılını akıl hastanesinde yalnızlık içerisinde geçirmiştir.[8] Ailesi ve toplum tarafından dışlanan Camille, her ne kadar eşi benzeri zor görülen eserler ortaya çıkarsa da bunları bir türlü satamamıştır. Kendini kimseye kabul ettirememiştir.

Rodin’e olan duyguları, ayrıldıktan sonra kâğıda Camille Claudel tarafından şu şekilde dökülür;

Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler.

Duygusuz yavan insanlar.

Benim en kutsal varlığım…

Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım.[9]

Acaba Rodin, ona ve onun yaptığı işlere, toplum gibi yeterince değer vermedi mi? Duygularını anlamadı mı? Camille, bu yüzden mi aşkından ve onu var eden çamurlu ellerinden vazgeçip delirdi? Yok mu sayıldı yine kadın? Ya da suçlandı, erkek işiydi çünkü bu yaptıkları. Bu ne cüret değil mi? Fırsat olsa benim de hayran olduğum Rodin’i geçerdi belki!

Camille Claudel vardır.

21. yüzyıla geldiğimizde bile kadın sanatçılar varlığını yeteri kadar gösterememektedir. Hâlâ yok sayıldıkları yılları kapatmaya çalışmaktadırlar. Oysaki günün tüm yorgunluğuna rağmen pek çok rolü taşımak onlara zor gelse de hâlâ ayaktadırlar. Hatta biri şu an yazı yazarak içini dökmektedir. J

Kadınlar, sanatın içerisinde birer sanatçı olarak var olabilir. Yüzyıllar boyunca tüm zorluklara rağmen resim yapmaya çalışan kadınlara yer açın. Şu an kadınlar sanat eğitimi alabilir, resim yapabilir olsa da işleri hâlâ çok zordur. Toplumda resim yapması çok kolay olmayan kadın, kendine yüklenen roller yüzünden de sanat alanında geride kalmaktadır. Sahip olduğu tüm yeteneğe rağmen maalesef evlere hapsedilmektedir.

Fakat yine de kadınlar şu hayatta vardır.

Sinem ÖNEY

 

* Dünya’da ve Türküye’de “Sanatın Öyküsü” (1950) kitabıyla tanınan sanat tarihçisidir. Hans Josef Gombrich (1909-2001)

[1] Harris, Jonathan, Yeni Sanat Tarihi – Eleştirel Bir Giriş, Sel Yayıncılık, İstanbul,2013, s. 53

* Linda Nochlin’in 1971 yılında “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok” başlıklı makalesi Artnews dergisinde yayımlamıştır.

*Gerilla Kızlar, 1980 sonrasında bir grup feminist sanatçı tarafından oluşturulmuştur. Gerilla Kızlar’ın sorduğu “Kadınların müzeye girebilmeleri için illa ki çıplak mı olmaları gerekir?” sorusu düşülmesi gereken, döneme damgasını vuran önemli bir ayrıntıdır. Bu sorudan yola çıkarak Gerilla Kızlar, sanatta cinsiyetçiliğin son bulması için mücadele vermiştir.

[2] Gülseli İnal, “ Casus Yarışı”, rh+ Sanat Dergisi, Gülseli İnal, s.33

[3] Ahu Antmen (Ed.),  Sanat/Cinsiyet: Sanat Tarihi ve Feminist Eleştiri, Nochlin, Linda. Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?. (1971), İletişim Yayınları, İstanbul,  2012, s. 133

[4] https://www.tarihlisanat.com/feminist-sanat/ (erişim 02.03.2021)

[5] Ahu Antmen (Ed.),  Sanat/Cinsiyet: Sanat Tarihi ve Feminist Eleştiri, a.g.m

[6] https://www.cnnturk.com/ajanda/fahrelnisa-zeidin-hayati?page=1 (erişim 03.03.2021)

*François-Auguste Rodin, (d. 12 Kasım 1840, Paris – ö. 17 Kasım 1917, Meudun, Fransa) Fransız heykeltıraş

[7] https://www.mynet.com/neden-buyuk-kadin-sanatcilar-neredeyse-hic-yok-110102598910 (erişim 01.08.2021)

[8] Gülseli İnal, “ Casus Yarışı”, rh+ Sanat Dergisi, Gülseli İnal, s.33

[9] http://arkeopolis.com/camille-claudel/ (erişim 07.03.2021)

Bu yazıyı değerlendiriniz
[Total: 2 Average: 3]

Similar Posts

Bir Yorum Yazın