04/03/2021
ELEŞTİREL BAKIŞ

DOKUNAMAMAK DA DOKUNUYOR İNSANA

Dokunmak, bir insana, bir nesneye, bir kedinin yumuşacık kafasına, hatta birinin yüreğindeki bir kuşa, bir yaraya…

Kimileri konuşarak, kimi yazarak, kimileri de âşık olarak var oluyor. Benim içinse dokunmak nicedir hasretine katlandığım yokluğum.(1) Çünkü yakın zamanda hayretle fark ettim ki kendimi bildim bileli dokunarak var olmuşum.

İçinde yaşadığımız mesafeli ve zor günlerde sanırım en çok bir insana dokunmayı özleyince fark ettim ki ben dokunuyormuşum sürekli. Birileriyle konuşurken kendimi onlara dokunmaya çalışırken yakalıyorum çoğu kez, sonra “Sosyal mesafeyi” hatırlayıp aniden elimi çekiveriyorum. Bir markette, bir mağazada nesnelere dokunmaktan alamıyorum kendimi, halbuki yazmışlar üstüne kocaman “hijyenik nedenlerle ürünlere dokunmayın” ya da “dokunduğunuz ürünü alın” diye.

Hayatta da dokunduğumuzu almak zorunlu mudur? Dokunur da beğenmezsek, alıp beğenmeye mi çalışacağız. Ya dokunup bırakmak istemediklerimiz. Çok “pahalıysa”, onu almaya “gücümüz yetmezse”. Ya elimizde kalırsa izi ve özlemi.

Öpmek en güzel dokunma biçimidir benim için. Bir insanı öpmeden sevgimi ifade etmek mümkün değilmiş gibi gelir bana. Ne kadar anlatırsan anlat bir şey eksik kalır diye, yazdığım mektubu mühürlemek gibidir bende öpücük. Zira tüm sevdiklerimi öperim dolu dolu, öyle havayı öpmek ya da yanak değdirip öpüyor gibi yapmak değil. “Harbi” öpücük. Günlük hayatta takıntılı sayılacak ölçüde titiz olmama rağmen kendimle çelişen bir dokunma, bitmeyen bir hissetme telaşı. Acaba ne var bunun temelinde? Kişilik yapımız, aileden gördüklerimiz, çevreden modellediklerimiz, pekiştirmeler, merak, dürtü ve güdülerimiz, belki de hepsi.

Harlow’un maymun deneyini anımsıyorum sonra.(2) Okulda anlatmışlardı, Tel ve pelüş anne modellerinden tel olanda mama olmasına rağmen, bebek maymun acıkınca tel annedeki mamayı yedikten hemen sonra gidip pelüş olana sarılarak yatmayı tercih ediyor. Harlow, bu verilerden yola çıkarak, bebeklerin annelerine bağlanmasının ardında sütten çok daha fazlası olduğunu, dokunma konforu adı verilen olgunun çok daha büyük öneme sahip olduğunu ilan ediyor. Yani demek ki evrimsel olarak da kökenimizde dokunmaya kodlanıyoruz.

Sonra zamanında Erdal Atabek’in kendi ağzından dinlediğim bir anısı geliyor aklıma. Hatta sonra kitabı da çıktı aynı isimle: “İnsan Sıcağı“(3) Hapishanede işkence gören arkadaşlarına sadece başka bir arkadaşının sarılmasının iyi geldiğini ve onu bir süreliğine de olsa sadece o sıcaklığın iyileştirip, titremelerini geçirdiğinden bahsetmişti. O ruh üşümesine sadece aynı deneyimi paylaşan başka bir insanın sıcaklığının iyi geldiğinden.

Elimizden kaçırdığımızda kıymetini anladığımız bir sağaltım, bir imkânmış dokunmak.

Şimdi yerimden kalkıp sağlığın, salgının, izin verdiği ölçüde hemen birine dokunacağım yine. Telefonla da olsa.

Sevdiğinin sesi insana dokunur ya bazen, peki birinin sesine de dokunabilir mi ki insan?

                                                                                              Emel ÖZEL

Esinlenilen Kaynaklar

1- Mungan, Murathan. Mırıldandıklarım. Remzi Kitabevi 1990. Ayaküstü yazılmış ölümsüz aşk öyküleri

2- Wikipedia. Harry Harlow, Monkey Studies 1971.

3- Atabek, Erdal. İnsan Sıcağı.Çağdaş Yayınevi 1987

Bu yazıyı değerlendiriniz
[Total: 1 Average: 5]

Similar Posts

Bir Yorum Yazın