ETKİLİ DERS YAPMAK – ÖN YARGILARDAN KURTULMAK

ETKİLİ DERS YAPMAK – ÖN YARGILARDAN KURTULMAK

ETKİLİ DERS YAPMAK – ÖN YARGILARDAN KURTULMAK

“Etkili Ders Yapmak – Psikolojik Hazırlık” adlı yazımda, etkili bir ders yapmanın üç temel ön koşulu olduğunu belirtmiştim. Bunlardan ikincisi ön yargılardan kurtulmak.

Farkında olduğumuz ya da olmadığımız birçok ön yargı, etkili ders işlemimizi engeller. Bunlardan bir tanesi “Biz anlatmazsak ya da nasıl yapıldığını göstermezsek öğrenciler öğrenemezler.” şeklindedir. Şimdi şu örneği inceleyelim:

Diyelim ki ben, bir sınıf öğretmeniyim. “Doğal sayılarla toplama ve çıkarma işlemleri yapmayı gerektiren problemleri çözer.” kazanımını öğrencilere kazandırmayı amaçlıyorum. Tahtaya bir problem yazdım ve bunun nasıl çözüldüğünü öğrencilere gösterdim. Sonra onlara benzer problemler sordum ve öğrendikleri çözüm yolunu bu problemlerde kullanmalarını istedim.

Problemi kendim çözerek ne yaptım?

Çözüm yolunu gösterdim.

Bu durumda öğrencilerin bir probleme çözüm üretmek için düşünmelerine gerek kaldı mı?

Hayır!

Peki, öğrencilerin problem çözme becerisi gelişti mi?

Hayır, çünkü öğrenciler, öğretmenin gösterdiği çözüm yolunu, bir başka deyişle algoritmayı başka soruların çözümünde kullandılar.

Peki, kazanımın gerçekleştirmeye çalıştığı beceri problem çözme değil miydi? Dersi, belirtilen beceriyi kazandıracak şekilde mi işledim?

Hayır!

Neden çocukların akıllarına güvenmiyoruz? Akıllarını kullanmaları, düşünmeleri, deneyip yanılmaları için neden onlara şans vermiyoruz? Bisiklete binmeyi birisi gösterir göstermez öğrenip beceri haline mi getirmiştik? Kaç kere denedik, belki de düştük dengemizi sağlamak için…

Herhangi bir becerinin gelişmesi için bireyin, o beceriyi gösterebileceği yaşantılar geçirmesi gerekir. Bir problemi ya da sorunu öğrencinin yerine biz çözersek, bir neden – sonuç ilişkisini biz kurarsak ya da bir çözümlemeyi biz yaparsak, onun becerilerinin gelişmesini nasıl bekleyebiliriz? Bu nedenle “Ben anlatmazsam ya da göstermezsem yapamazlar.”, “Daha çok küçükler.” şeklindeki ön yargılarımızı bir kenara bırakıp düşünce üretmeleri, deneyip yanılmaları için çocuklara şans vermeliyiz. Belki iyi niyetle yaptığımız bu tür davranışlar, onların problem çözme, eleştirel, yaratıcı, çözümleyici düşünme gibi becerilerinin gelişmesini engellemektedir.

Benzer şekilde kurtulmamız gereken ön yargılardan bir diğeri, “Öğretmen öğreten, öğrenci de öğrenendir.” şeklindedir. Günümüzde bu anlayış çoktan geçerliğini yitirdi. Artık öğretmenin, öğrencilerle birlikte öğrendiği, öğrenme lideri ya da rehberi olduğu bir eğitim anlayışı hâkim. Değişme vakti geldi de geçiyor.

Etkili bir ders yapmayı engelleyen bir diğer ön yargı da öğrenciler hakkında oluşturulan düşüncelerle ilgilidir. Öğretmenlere göre iyi – kötü, çalışkan – tembel, uslu – yaramaz vb. öğrenciler vardır. Sınıfa girip birkaç ders yaptıktan sonra öğrencileri zihnimizde bunlara benzer sınıflara yerleştiririz. Hatta bunu sadece kendimiz de yapmayız. Öğretmen arkadaşlarımız ve yöneticilerimiz de öğrencilerle ilgili bu önyargılarımızın oluşmasında oldukça etkilidirler. Öğretmenler odasında ya da toplantılarda duyduğunuz şu tür konuşmaları hatırlayın: “A sınıfındaki “B” adlı öğrenciye dikkat et! Çok yaramazdır. Fırsat verirsen dersi sabote eder.” Alın işte! Daha sınıfa girmeden o öğrenci hakkında bir önyargımız oluştu. “C sınıfındaki “D” adlı öğrenciden illallah ettim! Ne yaptıysam bir türlü ders düzenini bozmasını engelleyemedim.” Bir ön yargı daha oluşmadı mı? “E sınıfındaki “F” adlı öğrenci mi? Yazık o çocuğa, bir türlü öğrenemiyor. Çok geri kaldı arkadaşlarından. Ne denediysem, olmuyor.”

Neden yapıyoruz bunları kendimize ve birbirimize? Neden öğrenciler hakkında ön yargılar oluşturuyoruz ve başkalarının da oluşturmasına neden oluyoruz ya da başkalarının bizde ön yargılar oluşturmasına izin veriyoruz? Daha dersine bile girmediğimiz bir öğrenciye karşı, sırf arkadaşımız söyledi diye, daha dikkatli oluruz. Hatta derse girer girmez ona bir gözdağı verip iplerin kimin elinde olduğunu gösteririz. O öğrenci de bir daha dönmemek üzere dersimizle ilişkisini keser.

Neden her bireyin farklı öğrenme hızına sahip olduğunu kabul etmiyoruz? Neden kimi öğrencinin daha hareketli, kimisinin daha içe dönük olduğunu göz ardı ediyoruz? Neden tüm öğrencilerden aynı şekilde davranmalarını ve aynı hızda öğrenmelerini bekliyoruz? Neden arkadaşlarıyla aynı hızda öğrenemeyenlere “kötü”, arkadaşlarından daha hareketli olanlara “yaramaz” damgalarını vuruyoruz? Bunların hepsinin aslında tek bir yanıtı var: Eğitim bilimiyle ilgili bilgi ve uygulamaları eğitim sürecinde çok da fazla dikkate almıyoruz. Öğrencilerin gelişim özelliklerini, günümüz öğrencisinin hangi özelliklere sahip olduğunu, nasıl öğrendiğini, farklı hızlarda öğrenen öğrenciler için neler yapılması gerektiğini, hareketli çocukların öğrenme sürecine nasıl katılabileceğini göz ardı ederek eğitim yapıyoruz. Sınıfa girip dersi anlatıyoruz ve öğrencilerin tamamının “uslu” bir şekilde dersi dinleyip aynı hızda öğrenmelerini bekliyoruz.

Ön yargılar, etkili bir ders yapmamızı engeller. Örneğin sınıfta yaramaz öğrenciler olduğunu düşünüyoruz diyelim. Derste sürekli diken üstünde oluruz. Gözümüz sürekli o öğrencilerde olur. Geriliriz. Bu da performansımızı düşürür. Benzer şekilde diyelim ki sınıfımızda öğrenemeyen öğrencilerin olduğunu düşünüyoruz. Dersi bir süre sonra öğrenen öğrencilerle yapmaya başlar, o öğrencileri göz ardı ederiz. Ne de olsa onlar için yapacak bir şey yoktur.

Bu tür ön yargılardan kurtulmanın birinci aşaması öğrencileri tanımaktır. Henüz yeterince tanımadığınız hiç kimse için bir yargıda bulunmayın. Öğrenciyi tanıyıp gelişim özelliklerini belirledikten sonra onu derse nasıl katabileceğinizi ya da onun öğrenmesini nasıl sağlayabileceğinizi düşünün. Yeterli süre verilirse ve şartlar sağlanırsa her öğrencinin öğrenebileceğini unutmayın. Ayrıca yaramaz diye nitelendirdiğimiz çoğu öğrencinin, uygun öğrenme ortamları sağlandığında derse etkin şekilde katıldıklarını da göz ardı etmeyin.

Etkili ders işlemeyi etkileyen en büyük ön yargılardan biri de öğretim programlarıyla ilgilidir. Öğretim programının yetiştirilmesi zorunluluğu, bizi yer bitirir. Hatta “Düşünmeden Öğrenmek” adlı yazımda belirttiğim gibi, bu konuda baskı yapan, toplantılarda hesap soran yöneticiler varsa, durum daha da fena… Bu tür yöneticilerin tek ilgilendikleri programların yetişip yetişmediğidir. Bunlar toplantılarda size asla “Öğrencilerin problem çözme becerisi gelişti mi?”, “Öğrenciler özgün düşünceler üretebiliyor mu?”, “Öğrenciler doğayı ve çevreyi koruyor mu?” gibi beceri, değer ve tutumlara yönelik sorular sormazlar. Eee, hani öğretim programlarının temel amacı öğrencilere bazı beceri, değer ve tutumları kazandırmaktı? Bu ne yaman çelişki, değil mi? Yılsonu yaklaştıkça biz de daha fazla stres olur ve kalan konuları daha çok anlatım yaparak daha hızlı işleriz ve programı tamamlarız.

Tebrikler!

Peki, öğrenciler ne öğrendiler? Derslerimizden geriye onlarda ne kaldı? Hangi beceri, değer ve tutumları gelişti? Programı tamamladık, vicdanımız rahat, artık o yönetici sorduğunda “Program tamamlandı.” da diyebiliriz. Peki, öğrenip öğrenmemek sadece öğrencilerin sorunu mu? Bu durum bizi ilgilendirmiyor mu? Eğer öyleyse öğrenciler bu bilgileri internetten, çeşitli yazılımlardan ya da ders kitabından da öğrenebilirlerdi. Bizim o sınıfta bulunma nedenimiz, herhangi bir yerden öğrenilebilecek bilgileri yüksek sesle aktarmak mı?

Eleştirinin düzeyinin fazla kaçtığını hiç düşünmüyorum çünkü ne yazık ki ülkemizde derslerin büyük çoğunluğu bu şekilde işleniyor. Kendimizi savunmak için kullandığımız cümleler de kalıplaşmış: “Yöneticiler hesap soruyor!”, “Müfredat çok yoğun, yetiştirmem lazım.”, “X, Y, Z sınavları var, konuları tamamlamam gerek.” …

Tekrar soruyorum. Hızla anlatarak programı tamamladık diyelim. Öğrencilerde ne kaldı? Hangi beceri, değer ve tutumu kazandılar? Neden her öğretim yılının başında “Yine her şeyi unutmuşlar, daha geçen sene anlatmıştım bunları?” şeklindeki cümleleri kuruyoruz?

Bu bir kısır döngüdür. Lise öğretmeni ortaokul öğretmenlerini, ortaokul öğretmeni ilkokul öğretmenlerini, ilkokul öğretmenleri de anaokulu öğretmenlerini suçlar çocuklar bir şey bilmeden karşılarına geldiği için. Örneğin yedinci sınıf öğrencisi çarpım tablosunu bilmez, öğretmen, ilkokul öğretmenini, hatta beşinci ve altıncı sınıflarda derse giren öğretmenleri suçlar. Merak etmeyin, lise öğretmeni de sizi suçlayacak ama kimse öğretim anlayışını değiştirmek için bir şey yapmayacak. Ne de olsa öğrenmek, öğrencinin sorumluluğudur. Bu ülkede yıllarca aynı ders kitabını kullanan öğretmenler var. Neden? Nedeni çok açık değil mi? Söyleyeceği her şey, soracağı her soru, ders kitabındaki boşluklara not alınmıştır. Bu tarz bir öğretmenin kendini, söylemlerini ve öğrencileri geliştirmesi nasıl beklenebilir? İşte böyle bir sistemden şu an toplumumuzun çoğunluğunu oluşturan; düşünmeden, sorgulamadan, üretmeden yaşayan insanlar çıkar. Biz de “Nasıl bu hale geldi bu toplum?” diye şaşırıp kalırız. Ne ektiysek onu biçtiğimiz çok açık değil mi?

Anlatmakla, programları yetiştirmekle nitelikli insan yetiştirilebilseydi eminim ki ülkemiz, birçok alanda diğer ülkelerin açık ara önünde olurdu ama ne yazık ki tüm uluslararası sınavlarda açık ara gerideyiz. Anlatmakla matematik, fizik vb. öğrenilseydi, üniversite sınavında doğru yanıtlanan soru sayısı ortalamaları 3 – 4 olmazdı. Demek ki bu iş, uzun zamandır deneyimlediğimiz yöntemle olmuyor.

Şimdi gelin, programın yetişmesi, yönetici ve sınav baskıları gibi ön yargıları bir kenara bırakalım. Bizim işimiz zihinleri ve kalpleri eğitmek. Bunun için de onlara bazı beceri, değer ve tutumları kazandıralım. Bunu sağlamak için de öğrencilerin etkin oldukları, düşünceler ürettikleri, etkileşim kurdukları dersler tasarlayalım.

Bu tasarımları nasıl yapabileceğimizi de plan yapmayla ilgili sonraki yazılarımda ele alacağım.

Sağlıkla kalın.

Dr. Levent VEZNEDAROĞLU

Paylaş

Bir Yorum Yazın

Bize Sorun
1
Yardıma mı ihtiyacınız var?
Merhaba.
Size yardımcı olabilir miyiz?
0
SEPETİNİZ
  • Sepetinizde ürün yok.