ÖĞRENENİN SESİ

HANGİ BÖLÜMDE OKUSAM KARMAŞASI

Üniversite sınavına hazırlananlar, farklı kişilerden üniversite tercihi hakkında yorumlar duyar. “Sağlık, ihtiyacın hiç bitmeyeceği bir alan, en iyisi tıp okumak!”, “Avukatlar çok iyi para kazanıyor. Bir dava binlerce lira! Hukuk oku sen, hukuk iyidir.”, “Ayyy en güzeli öğretmenlik! Hele ki kadınlar için. Sürekli cıvıl cıvıl çocuklarla birliktesin. Saygı görürsün. İşinin öğlen bitmesi ve tatilinin çok olması da cabası! Sen öğretmenlik yaz bence.”

Tüm bu karmaşaya 17-18 yaşın verdiği tecrübesizlik, kendini eksik ya da hatalı tanıma, tam olarak bir karar veremeyip oradan buraya savrulmalar ve ergenliğin son demlerinin getirdiği duygusal dalgalanmalar karışır.

Bazılarımız için bu dönem çok daha kolay geçer çünkü küçük yaşlarda verilmiş bir karar vardır ve bu, kişilikle oldukça uyumludur. Bu cümleyi okuduktan sonra bu tanıma uyan bir tanıdığınız mutlaka gelecektir aklınıza. Söz gelimi kişimiz ortalama 5-7 yaşlarında doktor olma kararını vermiştir. Okuma yazmaya bile doktor olma amacıyla başlar. Dünya dikilse karşısına yıkamaz onu. Fakat bunlar, genele oranla oldukça küçük gruptur.

Kalan büyük çoğunluk ise ya sınava hazırlık döneminde bir karara varıp ya da hiç bir şeye karar vermeden “En iyi neresi tutarsa…” der ve çalışmaya başlar.

18 ve 20 yaş olmak üzere iki farklı dönemde üniversite sınavına girmiş ve tercih yapmış ben, enteresan bir şekilde bu bahsettiğim üç grubun kesişmeyi başardığı minicik bir noktada yer alıyorum. Benim ilk üniversite tercihim bir çocukluk anısına dayanıyor. Henüz anaokuluna gittiğim bir dönemde babam, beni Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne götürdü. Şayet gittiyseniz bilirsiniz. Koyu tonlara sahip iç dekorasyonu, hafif loş ışıkları ve sarının tonlarına sahip aydınlatmalarıyla, ışıl ışıl vitrinleriyle ziyaretçileri bir tarih yolculuğuna çıkarır. İşte tüm bunlar, vitrinleri dolduran her şeyin elimi süremeyeceğim kadar eski oluşu ve oradaki objeleri anlatan abla (sonradan öğrendim ki kendisi stajyer öğrenciymiş) beni müzeye resmen âşık etti. O gün hiç yapmadığım bir şey yapıp ağlayarak “Ben burada uyumak istiyorum, eve gitmek istemiyorum. Söz veriyorum hiç bir şeye dokunmayacağım, uslu duracağım. Burada kalayım lütfen.” diye tutturmuştum. Açıkçası sınava girene kadar gülüp geçtiğim bu anı, tercih dönemimde ulvi bir işaret gibi beni sanat tarihine yönlendirdi.

Fakat aynı zamanda “konuşarak ve yazarak hayatımı kazanma” fikri de beni oldukça cezbediyordu ve ikisi arasında bir karar vermek zorunda olmak inanılmaz zordu. Mesleki yeterlilik şartları, bana ve hayatıma getireceği olumlu etkiler, karşılaşabileceğim olumsuzluklar… Bunları düşünmekten kendimi o kadar sıkışmış ve çaresiz hissetmiştim ki bir kaç gün zihnimde üniversite okumayıp lise mezunu olarak kalmak bile dolaştı. Beni bu karmaşadan kurtaran ise dershanendeki bir öğretmenim oldu. Dersin sonuna doğru “Çocuklar benim bir felsefe okuyasım var. Sınav harçlarınızı yatırdınız mı? Ben de yatırıp sizinle beraber sınava gireyim. Açıktan okurum.” demişti. O son cümle, aylarca düşündüklerimin çözümü oldu. O an iki bölüm okumaya karar verdim. Hangisinin önce hangisinin sonra olduğunun bir önemi yoktu, birini tercih etme zorunluluğum kalmamıştı. O karmaşadan kurtulmak o kadar huzur vericiydi ki…

“Perşembenin gelişi çarşambadan, işsizliğin gelişi üniversite tercih listesinden belli olur.” diye de bir söz var. Günümüzde bu sözün geçerliliği hâlâ devam etse de eskisine göre çok çok daha şanslı olduğumuzu söylemem gerek. Örneğin fotoğrafçılığa ilgi duyuyorsanız pekâlâ YouTube ya da Udemy gibi bir platformdan konuyla ilgili videolar izleyip kendinizi geliştirebilirsiniz. Online sertifika programlarından yararlanıp kendinize yeni alanlar yaratabilirsiniz.

Öte yandan ne okursanız okuyun (evet tıp ya da hukuk bile) işsiz kalma ihtimaliniz, iş bulma ihtimalinizden çok daha yüksek. Girilen sınavlardan alınan yüksek puanlar ya da dizilen sertifikalar da maalesef bu durumu olumlu yönde etkilemiyor. Keşke etkilese… 11 sertifikam belki bir işe yarardı.

İşsizliğin yalnızca ekonomik yönüyle algılanmaması gerekiyor. Hatta hiç çalışmamış biri için manevi yükü çok daha ağır diyebilirim. Çünkü ortalama 22 – 24 yaşa kadar zaten aileniz her türlü maddi ihtiyacınızı karşılıyordu. Aynı düzenin devam edişi, ailenizin hayat kalitesini pek fazla etkilemeyecektir.

İşsizliğin manevi yönüne bakacak olursak orada zamana bağlı çeşitli duygu durumları var. Başlarda gönderdiğiniz özgeçmişlere karşılık “Başvurunuz için çok teşekkür ederiz. Sizi tanıdığımız için çok mutlu olduk. Üzülerek şu anda açık olan pozisyon için birlikte çalışamayacağımızı belirtmek durumundayız. Size uygun bir iş pozisyonumuz olduğunda iletişime geçmek için CV’nizi saklı tutuyoruz.” yanıtları aldığınızda “O kişi, ben değilmişim.” deyip başka işler aramaya devam ediyorsunuz ancak zamanla iş bulabileceğinize olan inancınız ve motivasyonunuz düşmeye başlıyor. Bir süre sonra hissettiğiniz tek duygu “İstenmiyorum!” oluyor.

Başvuru e-postalarınızın içeriğindeki imla hatalarından giyim kuşamınıza kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar sorgulayıp bir sorun aramaya başlıyorsunuz. Sanki yaptığınız minicik bir hata, o işi almanıza engel olmuş gibi her ihtimali gözden geçiriyorsunuz.

Bu istenmeme duygusu öfkeye de neden oluyor. “İstenmediğim bir ülkede durmak istemiyorum!”a kadar gidiyor çoğu zaman. Bana sorarsanız beyin göçünün önemli bir bölümü de buradan kaynaklanıyor. Kim istenmediği yerde, özellikle de belirli vasıflara sahip olduğunu bile bile kalmak ister ki?

Kızgınlık, kırgınlık ve yetersizlik hissi elle tutulur gözle görülür, maddi bir şey olmadığından hafife alınabilir gibi görünüyor. Ama benzer şekilde sevgi de gözle görülür bir şey değildir. Yalnızca hissedersiniz. Peki, sevginin varlığını reddedebilir misiniz?

Aslında yazıyı burada bitirmiştim ancak söylemezsem çok içimde kalacak bir şey daha var:

Sevgili işverenler,

İş ilanlarınızın çoğunda “yeni mezun olabilir” diyorsunuz ancak en az 5 yıllık tecrübe de istiyorsunuz. Dalga mı geçiyorsunuz? Üniversite sınavına hazırlanırken ilgili alanda çalışmaya başlamamızı mı bekliyorsunuz?

Oh, rahatladım!… 🙂

Sinemis Ecem ÜKE

Bu yazıyı değerlendiriniz
[Total: 4 Average: 5]

Similar Posts

Bir Yorum Yazın

EnglishFrançaisDeutschItalianoPortuguêsEspañolTürkçe