12/05/2021
BİRAZ NOSTALJİ

İSTANBUL’DA OKUMAK

Ne çok romana, şiire, toplumbilimsel araştırmaya konu olmuştur, İstanbul’a göç.  Yurdun dört bir yanından elinde bir valiz, sırtında döşekle yaşama tutunmak için gelenler de oldu, yalnızca dünyanın en güzel şehirlerinden birinde yaşamak için gelenler de. Bir de yine yurdun dört bir yanından üniversite eğitimi almak için gelen öğrenciler var. Onlardan o kadar çok bahsedilmiyor sanki. Oysa onlar da; bu şehirde tutunabilmek kaygısıyla ve umutla,  yüreği elinde İstanbul’a gelen genç insanlar.

İstanbul’a ilk kez üniversiteyi kazandığım zaman geldim. Kendimi Ankara için hazırlamıştım ama “kazanmamım olanaksız olduğunu düşündüğüm” İstanbul’daki bir okula girmiştim. O yıllarda önce tercih yapılıyor sonra sınava giriliyordu. Rehberlik hizmetleri birçok okulda bugünkü gibi ayrı bir uzmanlık alanı değildi; aslında yoktu. Anımsadığım tek öneri; “Puanı yüksek olan okulu tercih sıralamasında üste yazın yoksa boşa yazmış olursunuz.” idi. İlgi alanının ne olduğuna bakılmaksızın amaç yüksek puan alıp onu da üste yazmaktı. Bu nedenle her zaman sürpriz olabilirdi ama bu kadarını beklemiyordum: İTÜ Uçak Mühendisliği…

Isparta’dan kalkan tren 13 saat sonra Haydarpaşa Garı’na vardı. O tarihi merdivenlerin başında durdum. Bir yanıma valizimi, bir yanıma -bir öğrenci için garip görünen- bond çantamı koydum. Yüzüme endişeli bir gülümseme yayıldı. Türk filmlerinin unutulmaz bir sahnesinin kahramanı gibiydim.

Yurt çıkmamıştı ama on gün içinde çıkması gerekiyordu. O zamanlar öyleydi, nedenini bilmiyorum. On gün kadar Beşiktaş’ta bir otelde kaldım. İki kişilik odada kalıyordum ve neredeyse her gün başka biri ile odayı paylaşıyordum. Onlar ben uyduktan sonra geliyor, onlar uyurken ben okula gitmek için çıkıyordum. Onların da genellikle bir bond çantası olurdu, illaki başucunda duran.

On gün sonra yurt çıktı gerçekten. Beşiktaş’ın ara sokaklarında kasvetli bir verem savaş dispanserinde akciğer röntgeni çektirdim. Oradan aldığım “temiz raporu”nu vererek okula uzak bir yurda yerleştim. Elimde, rulo yapılmış teknik resim kartonu ve ortasına yerleştirilmiş t-cetveli ile okul yoluna koyuluyordum. Mühendislik öğrencileri özellikle karikatür dergilerinde böyle betimlenirdi. Aslında havalı bir görüntüydü ancak, okula ulaştığımda genellikle o karton yağmurdan ıslanmış ve otobüste kırışmış olurdu. Ben zaten Ankara’da Siyasal’da olmak istiyordum…

Dört ay sonra okulu da İstanbul’u da bıraktım. Gözüm arkada kalmasın diye kaydımı sildirdim. Büyümek buydu işte; kendi istencinle seçim yapmak. Sonraki yıl “gri Ankara”da yeni bir okula başladım. Taşradan gelen duyarlı bir öğrenci için Ankara sıcak bir yuvaydı. Öğrenci ve memur kenti olduğu için, aşırı zenginlik ve aşırı yoksulluk yan yana durarak gözüme batmıyordu. Artık Ankaralı olmuştum.

30 yıl sonra yine resmi bir belgeyle İstanbul’a yerleşmek zorunda olduğumu öğrendim. Postayla gelen sınav sonucu yerine, işyerinden gelen bir e-posta, 15 gün içinde yeni görev yerim olan İstanbul’da olmam gerektiğini yazıyordu.

Öğrenci de olsanız çalışan da, Ankara’dan İstanbul’a gelmek kendine özgü bir durumdur. Bu konuda bir araştırma var mı bilmiyorum ama sözlü kültürümüzde Ankara’dan İstanbul’a gelmenin ayrı bir yeri vardır: “İstanbul’a herkes ağlayarak gider ama kimse geri dönmez,” “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür,” “Ankara’da yapacak bir şey olmadığı için dostluklar daha gerçektir…” Bu ve benzeri tümcelerden biri söylendikten sonra uzun uzun sohbetler açılır.

30 yıl önce İstanbul’u yenemeden dönmüştüm. “Yenmediğim” için hiç pişman olmadım ancak şimdi tekrar denemek zorunda olmak kaygı vericiydi. Artık başka biriydim ve bu defa trenle değil arabamla gidecektim.

Bir kısmını akşamdan ama çoğunu sabah hazırladığım iki valizi sabah serinliğinde arabaya yerleştirdim. Yazın gün içinde hava ne kadar sıcak olacak olsa da Ankara’da hep bir sabah serinliği vardır. Aydınlık bir serinlik… 7-8 gömlek, birkaç takım elbise, tıraş takımı vs.yi aldığımdan emin oldum. İlla ki bir şeyler unutmuştum. “Olsun!” dedim kendi kendime. “Burayla bir bağım olsun.” diye düşündüm. Arabaya bindim. Öylece kaldım. O kontak düğmesine bastığım an, sanki ses hızının üzerine çıkıldığında gerçekleşen patlama olacakmış gibi geliyordu. Sanki o düğmeye basmakla bir daha geri dönemeyeceğim bir tünelin içine hızla girecektim.

Gözlerimin dolduğunu hissetmedim. Ama sol yanağımdan aşağıya doğru bir damla yaşın yavaşlayarak süzüldüğünü hissettim. “Sağ tarafta niye yok ki” diye düşününce dikkatim dağıldı. Etrafa baktım. Sabah serinliğinde köpeğini gezdiren bir kadın yürüyordu, kaygısızca. Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanındaki bitmeyen yağmurlar geldi aklıma. “Nereden çıktı bu şimdi?” dedim kendi kendime. Yaş gelmeyen yanağıma doğru istemsizce acı acı gülümsediğimi fark ettim.

Takıntılı olmak, kilitlenip kalmak böyle bir durumdu demek ki… Vites kolunun üzerindeki elim, kontak düğmesine acaba 20 cm mi yoksa 25 cm mi uzaktaydı. Bunu düşünüyor olmak beni korkuttu. O düğmeye basmazsam iyice delirecektim. Bastım…

Bu defa yerleştim İstanbul’a. Ve yine aynı zamanda öğrenci olarak ama bu defa doktora öğrencisi… İlk geldiğimde kaldığım oteli aradım ilk fırsatta. Önce bulamadım, sonra fark ettim ki dershane olmuş. İronik bir durum dedim, kendi kendime. Yanlış okul tercihi bu şehirden soğutmuştu beni. Şimdi, “İstanbul’a alıştın mı?” diye soranlara, “Girince alışıyorsun.” diyorum. Gerçekten öyle…

 

                                                                                                                                     Mustafa ZAYA

Bu yazıyı değerlendiriniz
[Total: 4 Average: 5]

Bir Yorum Yazın