ELEŞTİREL BAKIŞ

KENDİMİZİ İNŞA ETME BİÇİMİ: “SAHİP OLMAK” YA DA “OLMAK”

ayın yarasını sağaltır mı

          gece toprağından koparıp

                     gece göğüne fırlattığım çiçekler

17.yüzyıla gidip haiku ustası Matsuo Başo’ya hevesle uzatsam yazdığım bu şiiri, başını ağır ağır kaldırıp gözlerini gözlerime diker, yüzüme fırlattığı acı bir gülüşle şöyle derdi herhalde: “Bir varlığa güzelleme yapayım derken bir başka varlığı yok etmeyi düşünmek… ne çiğlik!”

Dersimi alır, şiirlerini baştan sona bir kez daha okur ve ustaya şu dizelerle dönmeyi göze alırdım belki:

gecenin çimenlerinde

         ayla göz göze

                   büyüyoruz dağlar deniz ve  çiçeklerle – göğüs göğüse –

“Sahip Olmak” ve “Olmak”.  Bu iki varoluş biçimi arasındaki fark, bu iki şiir arasındaki içerik farkıdır deyip sözü Sahip Olmak Ya Da Olmak adlı kitabın yazarı Erich Fromm’a bırakalım ve bu içerik farkını belirginleştirelim: “Mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye ‘sahip olmak’ demek onları ele geçirmek, kendine mâl etmek, onlara egemen olmak ve dilediğince kullanmak anlamına gelir. (…) ‘Olmak’, her şeyi kendi bütünlüğü, canlılığı, yaşamı ve gelişimi içinde sevmek demektir. Böyle davranan bir insan, dış ve maddesel olana bağlanmaksızın kendini geliştirip evrimleşmeye çalışır ve insanlık bilinci ile diğer insan kardeşlerini sevmek, onlarla bir olmak arzusunu taşır.”

 Yukarıdaki şiiri (ve Başo’nun haikularını) çağımızın azgın tüketim kültürünün ve varoluş DNA’larımızı değiştiren bir virüs olarak kanımızda dolaşan “sahip olmak” eğiliminin diline çevirsem, – derinliğiyle iç titreten haiku’lardan ve Başo’dan bin bir özürle – şöyle bir şey olabilir mi olabilir…

lay
      lay
           lom

Ruhun içerik boşalması. Ehlileştirilmiş ve şeyleştirilmiş arzularımızın genetiğiyle oynanan tohumlarının hayata düşerken çıkardığı absurd çınlama… Dili de yitirmenin hençerimizde işleyen hızar sesi…

Odadaki Fil adlı yazımda, “dünyanın zalim ve kalpsiz olmamasını sağlayacak çocuklar” yetiştirmek için “insancıl bir yaşama kültürü”nün içselleştirilmesine, bunun için de kapitalizmin ideolojik aygıtlarıyla bin bir biçimde yönlendirdiği işleyişi, insanın ve doğanın yıkımına yönelik vahşi, büyük fotoğrafı görebilmenin önemine değinmiştim.

Açlık sınırındaki milyonlarca insanın ucuz emeğiyle semirip, gezegenimize ve her türden canlıya kayıtsız bir sistemle mücadele bilinci geliştirerek, aklı ve duyguları besleyerek “insancıl bir yaşama kültürü”nün bir parçası olma olanaklarından biri de “olmak” ve “sahip olmak” eğilimlerinin içimizdeki ve eylemlerimizdeki yüzölçümüyle yüzleşmek olsa gerek.

Birbirine karşıt kavramlar olarak ele almak gerekmiyor “Olmak” ve “Sahip Olmak”ı. Kendimizi inşa ederken, sahip olduklarımıza nasıl bir değer biçtiğimiz, “şeyleştirdiklerimizin” neler olduğu belirleyici. Arzu pompalayan, planlı eskitmelerle ürettiği ürünlere histeri düzeyinde ihtiyaç yaratarak egemen olduğu kitle iletişim araçlarıyla ruhumuza ipotek koyan tüketim endüstrisi bizi de “şeyleştiriyor”. Sahip olunanların tutsağı olmak ve onların dışında bir hayat tasavvurundan dehşete düşmek ne kadar da olağan, “sahip olma”ya tapınılan bu çağda.

En başta insan emeğinin nesneleştirildiği küresel bir sömürü düzeninde, “insancıl bir yaşama kültürü” nasıl oluşturulacak? Örneğin, Kongo’da uluslararası şirketler marifetiyle daracık maden kuyularına ancak 10-12 yaşındaki çocukların indirilmesiyle çıkarılabilen (Çocuklara kuyulardan bahsedildiğinde korkudan titriyorlar. Bölgede açlık kol geziyor, iç savaş var, milisler köyleri yağmalıyor. Birçok çocuk, ancak o kuyulara inerlerse ailelerinin hayatta kalabileceğini biliyor.) koltan madeniyle, o son modellerine “sahip olmak” için çırpındığımız cep telefonlarının, laptopların, oyun konsollarının nasıl bir ilişkisi olabilir? Bu ve buna benzer binlerce sorunun yanıtı sorgulayıcı bir bakış açısını, eleştirel bir düşünce yapısını gerektiriyor elbette. “İnsancıl bir yaşama kültürü”nün anlamına, gerekliliğine başka nasıl varılabilir ki?

Sorgulayıcı bir bakış açısıyla bakmanın ve düşünmenin, “öğrenme” eylemini çok boyutlu bir kavrayışla gerçekleştirmenin, “sahip olmak” ve “olmak” eğilimleriyle ilgisi olsa gerek. Olmaz olur mu?

Sözü bir kez daha, Erich Fromm’a bırakalım burada:

Fromm, “sahip olmak” yönlendirilmesi altındaki öğrencilerin en tipik davranışlarından birinin bütün anlatılanları defterlerine not etmek olduğunu ve gelecek sınavda başarılı olmayı amaçladıklarını belirtir. “Ama bu arada, anlatılan şeylerin içeriği üzerine pek düşünmez, ona karşı bir tavır almazlar. Böylelikle öğrendikleri şeyler, onların düşünce dünyasının bir parçası haline gelmediği için, kişisel gelişmelerine ve evrimlerine hiçbir katkıda bulunamazlar.” Evet, bu belleğe ya da deftere kaydedilen bilgilerin yeri gelince eksiksiz ve katkısız olarak yinelenmesinden ibarettir. (Bu tutum, eğitim sistemini eğlenceli bir şekilde eleştiren “3 İdiots” adlı Hint filmini, filmde mühendislik okulunda okuyan Raju’nun klasik ve donmuş eğitim uygulamalarına yönelik zeki, cingöz çözümlerini akla getiriyor.)  “Konunun içeriği ile öğrenci, birbirlerine yabancıdırlar. Öğrenci, başkaları tarafından varılan (ya onların kendi vardıkları ya da başkalarından alıntı yaptıkları) bazı sonuçları mülkiyetini eline geçirmiş, bu düşüncelere ‘sahip olmuştur’.

Fromm, öğrenme eyleminde “sahip olmak” yöneliminin çok can alıcı bir noktasına da değiniyor. Öğrenilmiş olanı saklayıp tutmak dışında yeni ya da olağandışı bir şey yaratmaya gerek duymayan, sahip olucu karakter yapısındaki birisi için,  “yeni düşünceler ve fikirler, daha önce kafasına yerleştirdiği şeylerin tümünün yeniden gözden geçirilmesine ve yeni sorular sorulmasına yol açacağından, rahatsız edici olacaklardır. Dünyaya bakış açısı ve insanlarla ilişki biçimi, sahip olmak ilkesine göre ayarlanmış bir insan için kolayca sınıflanamayan, böylece de gelişen, değişen ve denetim altına alınamayan her düşünce, huzursuz edici ve korku vericidir.”

Fromm, yaşama ‘olmak’ ilkesi açısından bakan öğrenciler içinse, öğrenme sürecinin bambaşka bir değer ve kalite taşıdığını söylüyor. “Onlar derse boş bir zihinle (tabular rasa) ve hiçbir fikirleri olmadan girmezler. Dersin konusu üzerinde önceden düşünmüşlerdir. Ve belki de akıllarına takılan bazı sorular vardır. Yani öğrenecekleri şey ile bir hesaplaşma sürecine girmişlerdir ve bu konu onları ilgilendirmektedir.”

Bu öğrencilerin öğrenme süreci içinde etkin, üretici ve yaratıcı bir tutum içinde olduklarını belirtiyor Fromm. “Öğrenme eylemi onlar için canlı bir süreçtir ve öğrenci öğrendikleriyle kendi bildikleri arasında anında paralellikler kurarak kendi düşüncesini geliştirmeye yönelir. Kısaca, ders bitince elinde kalan, eve taşıyıp sonradan ezberleyeceği bir anlatı paketi değildir Öğrenci ders sonrasında eskiye oranla değişmiş, başkalaşmıştır. Her yeni bilgi, onda bazı yeni gelişmelere yol açmıştır.”

Fromm, “olmak” ilkesine dayalı bir dersin, çok yerinde bir vurguyla, dersin iyi sunulmasıyla, düzenlenişiyle olanaklı olduğunu da vurguluyor: “Bir sürü sözü arka arkaya sıralamakla öğrencilerden canlı bir tepki alınamaz. Böyle bir durumda, öğrenciler kendilerini derse değil, akıllarından geçen başka düşüncelere kaptıracaklardır.”

Bu web sitesinde yazan arkadaşlarım, eğitimde öğrenen ve öğretenlerin  “olmak” ekseninde varlık göstermeleri için donanım ve deneyimden süzülmüş yaşantıların birikimiyle radikal çığlıklar atıyorlar. Örneğin, Ebru Pınar, “Çekilin Ben Öğrenciyim-Öğrencilere Çağrı” başlıklı metinlerinde, öğrenenlere bir değişim çağrısında bulunuyor ve öğrenme süreçlerinde yaşadıkları olumsuzluklarla, derslerde kendilerini nasıl hissettikleriyle ilgili bir yüzleşme ve sorgulama öneriyor: “Kaç yaşında olursanız olun, hepiniz, derslerin bir bölümünde sıkılmış, dikkati dağılmış, öğrenmekte güçlük yaşamış ve okulun olmadığı bir dünya hayal etmişsinizdir. Peki, amaç sizlere faydalı olmaksa neden bu olumsuzlukları yaşıyorsunuz? Bir düşünün. (…) Öğrenenler olarak sizler, eğitimin daha verimli, keyifli ve sürdürülebilir olmasında neden etkin rol almayasınız? Neden yöneticilere, öğretmenlere ve uzmanlara yol göstermeyesiniz? Neden önerilerde bulunmayasınız? Örneğin, Tuğba İnanç, “Merhaba, Ben Zoomer…” ve “Sayın Velim, Size Dürüst Olacağım!” başlıklı metinlerinde doğrudan öğrenenlerin ve öğretenlerin dünyasından ve onların diliyle konuşuyor: “Bazı öğretmenlerim bana rap şarkıcılarını hatırlatıyor. O kadar hızlı konuşuyorlar ki kafamda arkaya bir müzik ekleyip rap şarkıcısı olduklarını hayal ediyorum, yine dikkatim dağılıyor”. “…bütün zorluklara rağmen öğrencilerimi üretken tutup sadece bilgiye odaklanmadan onların becerilerini de geliştirmek için dersler tasarlıyorum. Siz, bunları vakit kaybı olarak görüyorsunuz. Evde çocuğunuza test dağıtıp dağıtmadığımızı soruyorsunuz. Keşke çocuklarınıza bugün ne ürettin diye sorabilseniz de bizler de test dağıtma baskısı yerine üretme baskısı altında hissetsek. Sınavlara öğrenci değil de geleceğe birey hazırlayabilsek.”

Kongo’daki o kuyulara inen çocukların göğüs boşluklarını parçalarcasına çarpan kalp atışlarını duyabilmek de sınıflarda ya da ekranlarda bilgiye sahip olma ritüelleriyle zihinleri uyuşturulan çocukların çaresizliklerini hissedebilmek de “odadaki fili” görebilmekle, artık hiper gerçekliklerin yanılsamasıyla dağılmış ruhlarımızı toparlayabilmekle, “sahip olmak”ı her şeyin üstünde gören, fütursuzca gezegenimizin ve insanlığın sonunu getirmekle meşgul sisteme karşı mücadele bilinci geliştirmekle olası.

Yazımızı, Jean Paul Sartre’ın bir sözüyle bitirelim: “İnsanları sevmek için, onları baskı altına alarak sindiren ‘şeyden’ şiddetle nefret etmek gerekir.”

 

Cahit ÖKMEN

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Erich Fromm, Sahip Olmak Ya Da Olmak, Arıtan Yayınevi, Nisan 1997

Jean Ziegler, Gençlerle Baş Başa-Kapitalizm, Yordam Kitap, Mart 2020

 

Bu yazıyı değerlendiriniz
[Total: 0 Average: 0]

Similar Posts

Bir Yorum Yazın

EnglishFrançaisDeutschItalianoPortuguêsEspañolTürkçe