MODERNİZM VE POSTMODERNİZM NEDİR, NE DEĞİLDİR?

MODERNİZM VE POSTMODERNİZM NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Los Modernos*

Postmodernizmin, bir düşünce akımı olarak ne olduğu, modernizmden ne tür farkları olduğu her zaman ilgi konusu olmuştur. Postmodernizm kavramı, “1960’lı yıllardan itibaren kullanılmaktadır. 1979 yılında Jean François Lyotard’ın “Postmodern Durum” adlı kitabıyla bir tartışma başlamıştır. “Postmodernizm, teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat ve güzel sanatlar gibi alanlarda yeni kültür biçimlerinin işaretleri olarak başlamıştır.” Bu, genel olarak kabul edilebilir olmakla birlikte sosyal bilimler ve felsefi kaynaklara baktığımızda postmodenizm sayıltılarının modernizm içinde 1900’lerden itibaren var olduğunu söyleyebiliriz. Bu da toplumsal dönüşümlerin birden bire gerçekleşmediği anlamına gelmektedir.

Her yeni toplumsal süreç, kendinden önceki süreçte doğar ve büyür, sonra da varoluşunu gerçekleştirir. Bu anlamda postmodernizm,  Orta Çağ ile modernizm arasında bir geçiş süreci olarak görülen  Rönesans’a benzetilebilir. Rönesans bir geçiş süreci olarak hem Orta Çağ’dan izler taşıyor hem de doğmakta olan yeni dünyayı haber veriyordu. Bu bağlamda postmodernizmi de gelecek olan yeni dünya düzeninin habercisi olarak görebiliriz çünkü  postmodern sözcüğünün etimolojik kökenine baktığımızda “post” sözcüğünün Latince “sonra gelen” anlamıyla çokça modernizm vurgusu yaptığını söyleyebiliriz. Postmodernizm savunucularının modernizmi tanımlayan ilke ve  aktörleri güçlü bir şekilde sorguladığını ve hatta reddettiğini görüyoruz: Akılcılığın ve üst anlatı olarak görülen evrenselliğin ve mutlak olanın, bilimsel çalışmaları teknolojiye indirgeyen yaklaşımla bilimin yani ilerlemenin ve hatta bireyin reddi. Kısaca modernizmin reddi. Nerdeyse bütünüyle modernizme “ergen” bir başkaldırı olan postmodernizmi anlamak için modernizmi daha etraflıca açıklamak zorundayız.

Postmodernizmin savunucularının özellikle eleştirdiği ve  reddettiği modernizmin üç temel özelliğini açıklamak bu yazı açısından merkezi önem taşıyor. Bunlar;

*Bireycilik,

*Akılcılık ve

*İlerlemedir.

Şimdi bu  ilkeler ne anlama geliyor tek tek bakalım. Her toplumsal ve düşünsel unsurları açıklamak için kendinden önceki dönemlere bakmak zorunda olduğumuzu daha önce vurgulamıştık. Bu anlamda modernizmin, Aydınlanma düşüncesinin devamı niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Aydınlanma da Orta Çağ düşüncesine tepki olarak doğmuş, bu çağın dogmatik ve dinsel dünya  görüşü yerine “insanı ve aklı” merkeze almıştır. Orta Çağ’dan Aydınlanma dönemine geçişte  Rönesans hümanizmi etkili olmuş ancak modern bir dünyanın kurulmasının temel ilkelerini Aydınlanma düşüncesi sağlamıştır. Aydınlanma düşüncesi, Orta Çağ’ın insana, bilime, felsefeye, edebiyata, sanata ve siyasete dair sunduğu tüm yaklaşımları ters yüz etmekle kalmamış, Orta Çağ düşüncesini tamamen dönüştürmüştür. Bu anlamda modernizmin 17. yüzyıldan 20. yüzyıl ortalarına kadar güçlü bir biçimde varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Hâlâ da sürdürmektedir diyebiliriz. Modernizmin bu temel özellikleri ya da ilkeleri sadece felsefeyi değil, pozitif bilimlerin metodolojilerini, sanat, mimari ve edebiyattaki yaklaşımları ve anlatı biçimlerini de etkilemiştir. Daha da önemlisi modernizmin temel ilkeleri, siyaset yapma biçimlerimize ve devletin ne olduğuna ya da nasıl olması gerektiğine dair ideolojileri üretmemize kaynaklık etmiştir. Bu kapsamlı dönüşüme kaynaklık eden üç temel ilkeyi açıkladığımızda modernizmin ne olduğunu daha anlaşılır bir biçimde kavrayabiliriz.

Descartes’ın ünlü “Düşünüyorum öyleyse varım.” sözü, sıradan bir ifade değildir. Bugünden geçmişe baktığımızda çok fazla anlamlı bulunmayabilir ancak 6. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar süren toplumsal süreçler boyunca yok sayılan “insan” düşüncesi sonrasında söyleniyorsa anlamı çok ama çok daha derindir. Descartes bu sözüyle insanı; bilmenin, var olmanın, varoluşun merkezine yerleştirmiştir. “‘Ben’ olarak, yani birey olarak insan neyi bilebileceğini söyleyebilir,” der. Dönemin yaygın kilise otoriteleri bu nedenle onu aforoz ederler ama çağın güçlü dönüşümü kilise otoritelerinin değil, Descartes’ın bireyinden yana olmuştur. Dolayısıyla bu güçlü vurgu nedeniyle o, modern düşüncenin başlatıcısı olarak kabul edilmektedir.

İnsan aklına ya da rasyonel düşünmeye bu kadar etkili bir vurgu daha sonra Kant tarafından yapılacaktır. Kant, rasyonel düşünmeyi “insanın ayakları üzerinde durmaya cesaret etmesi” olarak görecek ve bilim tarihinde devrimsel bir düşünce olarak değerlendirilen Kopernik devrimini  felsefe tarihinde gerçekleştirilecektir. Aydınlanma düşüncesinin temel sayıltısı olan akılcılık, Kant’ın felsefesinde anlamını tam olarak bulacaktır ama bu dayanaksız bir akla güven değildir. Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi” adlı kitabındaki eleştirel yaklaşım oldukça temkinli ilerleyen bir yönteme göre yazılmıştır. “Neyi bilebilirim?” diye sorar Kant. Sürekli aklın, bilme ve anlama eyleminin sınırlarını çizmeye çalışır. Aklın gücünü bir megalomani biçiminde ortaya koymaz yani onda “her şeyi bilirim” tavrı yoktur; çok titiz bir sanatçı gibi çalışır felsefesi üzerinde. 

Modernizmin ilerleme düşüncesinin temelinde 17. yüzyıldan itibaren bilimsel buluşların art arda gelmesi ve bu buluşların dönemin teknolojisini etkileyerek sanayi devrimi gibi büyük dönüşümlere yol açması yatar. Ayrıca ilerleme düşüncesi, sadece bilim ve teknoloji alanında görülmez; dönemin tüm filozofları Hegel ve Comte gibi, edebiyatçıları Dostoyevski ve Tolstoy gibi bu yaklaşımı ele almış ve tartışmıştır. Benzer tartışmalar hem siyaset hem de mimari alanında da vardır. 20. yüzyılda modernizmin, sistematize edilen bilginin toplum üzerinde uygulama pratikleri olarak artan etkisi Foucault’un da belirttiği gibi toplumları bir disiplin ve denetim toplumuna dönüştürmüştür.

Postmodernistlere göre seküler, liberal, sanayileşmiş, bilim ve aklın öncülüğünde oluşan toplumsal bir deneyim olarak ileriye yönelen modernist düşüncenin yarattığı dünya, özgürlük yitimine yol açıp sömürü ve savaştan başka insanlığa bir şey getirmemiştir. Dolayısıyla onlar, modernitenin yaşamı anlamlandırma ve açıklamada yetersiz kaldığını duyururlar. Buradan yola çıkarak postmodernistler birçok şeyin bittiğini ilan ederler: tarih, ideoloji, hümanizm, avangard ve temsil. Bu yeni dünya, onlara göre heterojen mekân ve zamansallıklar çoğulluğu olarak vardır. Merkezde olan birey değil, onlar arasındaki ilişkilerdir. Yani örgütlenme karşısına ağ kuramını ileri sürerler: Her birey, bir ilişkiler ağı içindedir ve bu ağ içinde birey etkili olduğu için kendi çevresinde yalnızca değiştirici, dönüştürücü etkide bulunabilir. Bu anlayışı çoğulcu ve çok yönlü yapan, “ya öyle ya da böyle” değil, “hem öyle hem de böyle”dir. Aslında bu da, Lyotard’ın ifadesiyle, ereklerin, çıkarların, ilgilerin, çatışmaların, çelişkilerin vb. çoklukların insan halleri olarak kabul edilmesi gerektiğinin vurgusudur.

Postmodernizmde, modern kesinlik (bilimsel-akılsal) ve vaatlerin (ileride yaşanacak mutluluk gibi) yerini kararsızlık hali alır. Bu da dilsel anlam çokluğuna veya bulanıklığına yaslanmalarına yol açar. Aslında bu dil oyunları Wittgenstein’dan gelir ancak çok farklı olarak. Postmodernistler, dil oyunlarını bireysel olarak ele alırlar. Bu birey, diyalog içinde söylemi öyle bir değiştirmeliyim ki o benim, bana ait bir söylem olsun diye dil ile oyunsal bir ilişkiye girer.

Postmodern bireyi, üretimden çok tüketim alışkanlıkları belirler ancak burada önemli olan birey değil, ürünün kendisidir; o, üründen yola çıkarak kendini var eder.  Çelişkili olan, bu tüketim nesnesi de sadece tüketim esnasında değerlidir. Dolayısıyla bu birey, tarihsel köklere yaslanmadan (geçmiş ve geleceği ‘an’da eriterek) hep “şimdi” var olmuş gibi vazgeçmekten korkmayacağı, gelip geçici, marjinal kimliklerde kendini gerçekleştirir. Yine bu yaklaşıma paralel olarak bu birey, yüzeyselliği savunur çünkü derinlemesine düşünce baş ağrıtan, insanı şaşkına çeviren ve sürekli sorular sorulmasına yol açan, çok uzun zaman diliminde nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen emek ve enerji isteyen ve oldukça stresli yaşantıya yol açan bir şeydir (Oğuz Adanır). Bu yüzden yüzeyselliğin hazzına kendini kaptırır; hakikat onun için sürekli değişmektedir. Barthes’a göre de postmodern toplum, “sadece erotik ilişkilerden ibaret bir mutluluklar yapısıdır; öne çıkan anlam, hızlı ve kolayca zevke erişmektir”. Böyle bir toplumda yer alan bireyin, bu dünyaya değer katmak gibi bir derdi de yoktur artık.

Sonuç olarak, postmodernizmi tanımlamak için modernizme bakmamız, öncelikle modernizmi çok iyi anlamamız gerekmektedir. Tabii ki bu saptama, postmodern düşüncenin dikkate alınmaması anlamına gelmemektedir. Modernizme karşı tüm itirazlarına rağmen reddettiklerinin karşısına yeni bir şeyler koymaması nedeniyle postmodernizm sığ bulunmaktadır. Unutmamak gerekir ki köksüzlük duygusuyla eyleyen postmodern toplum, müstehcen, görünür, açık-seçik ve daima hareket halindedir. Bu yüzden de ne kadar tanımlamaya çalışsak da tam olarak onu tanımlayamayız. Bu da zaten postmodernizmin bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor.

* Biz modernler

  Şehriban GÖZCÜ

YARARLANILAN KAYNAKLAR

HARVEY, David; Postmodernizme Bir Bakış.

JAMESON, Frederic; Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı

Yapı Kredi Yayınları

JEANNIERE, Abel; Modernizm-Postmodernizm: Modernite Nedir?

Görselin alındığı site

https://circlelove.co/postmodernizm-surecinde-elestirel-yaklasimlar/                                                                 

Paylaş

Bir Yorum Yazın

Bize Sorun
1
Yardıma mı ihtiyacınız var?
Merhaba.
Size yardımcı olabilir miyiz?
0
SEPETİNİZ
  • No products in the cart.