05/03/2021
ELEŞTİREL BAKIŞ

ODADAKİ FİL

Başlık, İngilizce bir deyimden, bir benzetmeden alınma: Bir sorunu görmezlikten gelip o sorun yokmuş gibi hayatı sürdürmek, üç maymunu oynamak.

Odada devasa cüssesiyle dolaşıyor fil, bam bam bam…  her adımı deprem etkisiyle titretiyor ortalığı;  yıkıyor, kırıyor, dağıtıyor, kokutuyor her şeyi. Kakası öbek öbek döşemenin, halının üstünde. Huh! Odadakiler ne yapıyor, bacak bacak üstüne atmışlar, koltuklara yayılmışlar, ellerinde çay, kahve ya da içki bardakları, fil yokmuş gibi davranıyor herkes ya da onun varlığına alışılmış, bambaşka konulardan konuşuluyor. Sanki varlığından söz edilmezse fil buharlaşıverecekmiş gibi. Görmüyorlar, görmek istemiyorlar, görmekten korkuyorlar onu…

Hayatın her odasında, her bağlamda dolaşabilir o filler: sevgilinizle, karı-kocanızla, iş yerinizdekilerle ilişkide de toplumsal-siyasal olay ve olguların arasında da… televizyondaki o yanlı, ömür solduran tartışma programlarında, siyasetçilerin sahiciliğin semtine uğramamış konuşmalarında… ve tabii ki eğitim sorunları söz konusu olduğunda da….

Yazar, toplumsal adalet aktivisti L. R. Knost’un yürek ve beyin düğümlerini titretecek bir sözünü alıntılayarak eğitim mecrasındaki fillere çevirelim gözlerimizi: “Bizim görevimiz çocukları zalim ve kalpsiz bir dünyaya karşı güçlendirmek değildir. Bizim görevimiz dünyanın zalim ve kalpsiz olmamasını sağlayacak çocuklar yetiştirmektir.”  İki durum birbirinden ne denli farklı, değil mi? Birincisi karanlık, irin kokulu bir dünyaya uyum sağlamayı, eklemlenmeyi, ikincisiyse o karanlığı yırtacak bir bilinçle harekete geçmeyi öneriyor. Yani diyor ki L.R. Knost, “Ey ahali,  insancıl bir yaşama kültürüne ihtiyacımız var.”

Eğitim alanında da sahici ve anlamlı olabilecek her oluşum bu “insancıl yaşama kültürünün” içselleşmesine bağlıdır ey okur!

Şimdi, bu kültürün gerekliliğinin nelerle ilişkili olduğunu açıklama zamanı… Bunun için Edward Bond’un bir yazısından yardım alalım: Barışçıl ve sağlıklı toplumda yaşamanın insan olarak herkesin hakkı olduğu gerçeğini oyunlarında sıklıkla işlemiş, İngiliz oyun yazarı Edward Bond, Sevgi ve Ekmek adlı yazısında şöyle diyor: “(Kapitalizm) tüketiciliği bir çeşit yarışa dönüştürür. Aç gözlüyü aç bırakır sırtında paltosu olanı tir tir titretir. Hiçbir şey yalnız kendi değeriyle değil, tüketim ve alım değerine göre ölçülür. Bu sürekli bir doyumsuzluk yaratır, doyumsuzluk arttıkça da gırtlağı doyurma ticareti artar. Bu durum bir kültür oluşturamaz, çünkü bir yandan doğal kaynaklar talan edilerek fizik yapı yok edilir, bir yandan da doğal çevrenin dengesi bozularak bizim bu kaynakları boşuna harcayıp doyumsuzluğumuz arttırılmış olur.”

Kapitalizmin ideolojik aygıtlarıyla son derece ustalıkla manipüle edilen insanların mutsuzluk üreten doyumsuzluğunun ve çıkar peşinde ahmaklaşmış siyasetçilerin dünyayı ne hale getirdiği ortada. Gelir dağılımındaki küresel boyutta eşitsizlik ve yoksulluk, ırkçılık ve ayrımcılık, ekolojik yıkım: Canlı türleri ve biyolojik çeşitlilik yok oluyor, okyanuslar ısınıyor, tuzlanıyor, tatlı sular azalıyor, toprak kirleniyor, kutuplardaki buzullar, yüksek dağlardaki karlar eriyor, yangınlar artıyor, çöller genişliyor, fırtınaların, sellerin, su baskınlarının, hortumların sayısı ve yoğunluğu artıyor… (Bu satırların yazıldığı günlerde, dünyanın en etkili filozoflarından biri olan Slavoj Zizek, salgınla ilişkili söyleşisinin sonunu şöyle bağlamış: (…) Fakat benim en büyük endişem başka. Sibirya hava durumuna hiç baktınız mı? Temmuz ayında 35 derece sıcaklık ölçüldü. Gerçekten korkmalıyız bundan.)

Edward Bond’dan sürdürelim: “Sorunlarımızı çözemiyoruz, çünkü teknoloji gözlerimizi kamaştırıyor, biz de her şeyin bilimsel bir çözümü olduğunu sanıyoruz. Oysa ne teknoloji ne de bilim kendi başlarına ya da birlikte, kültür dediğimiz şeyi oluşturabilirler. Teknoloji de bilim de kötü sonuçlar doğurabilecek biçimde kullanılabilir. Auschwitz toplama kampı da herhangi bir hastane de teknoloji ve bilimin birer kurumudurlar. Teknolojimiz bizi daha yüksek bir uygarlık düzeyine ulaştırmıyor. Gelmiş geçmiş en akıl dışı toplum olarak tam bir bilimsel barbarlık içinde yaşıyoruz. Bir toplumun akılcılığı o toplumun elde ettiği zenginlikler ya da biriktirdiği bilgilerle ölçülmez. Elindeki bu zenginliklerden nasıl yararlandığıdır önemli olan. Bilgi, teknik, yetenek ne ölçüde artarsa, kullanım sorunları da o ölçüde büyür. Hızlı gelişen toplumlarda toplumla akıl arasındaki ayrımın artması olamayacak bir şey değildir. Vebanın bir zamanlar topluma yaptığını şimdi teknolojinin yapabileceği bir toplum ne kadar akılcı sayılabilir? Hele teknolojiye karşı alınacak güvenilir siyasal ve toplumsal önlemler yoksa. (…) Bu elbette bilimden vazgeçmemiz anlamına gelmez. Bunu denemek bile barbarlık olur. Kuşkusuz, bilim de teknoloji de geleceğimizin vazgeçilmez birer parçasıdır. Ama yanlış kişilerin ellerine bırakıldıklarında, toplumsal akılsızlığın da kaynağını oluşturabilirler. Teknoloji ve bilimi akla uygun bir biçimde kullanabilecek bir kültüre gereksinimimiz olduğu açıkça anlaşılıyor.”

İşte o kültürü oluşturma bilinciyle adımlar atabilirsek “dünyanın zalim ve kalpsiz olmamasını sağlayacak çocuklar” yetiştirilebilir. Bu da evrenin odası dünyada azgın bir iştah, sonsuz bir kötülük potansiyeli ve arsız bir fütursuzlukla dolaşan kapitalizm filini görmek, eğilim ve eylemlerimize yönelik sahici yüzleşmelerle olası.

Tüketime koşullanmış, beğenileri tektipleşmiş, kendisini ve çağını anlama merakı ve ilgisi iğdiş edilmiş, benmerkezciliği özgürlük algısı olarak geliştirmiş, derin bir yaşam kültürünün sunacağı çok boyutlu zenginlikleri sahip olma tutkusunun kalıplarına hapsetmiş bir birey algısını değiştirmenin yollarından biri de “aklı ve duyguları beslemek” elbette.

Bu beslenme çeşidi için, Çıtır Çıtır Felsefe dizisinin Beden ve Akıl kitabındaki şahane bir bölüme göz atalım: “Bay Grego her akşamki gibi televizyonu açıyor. Harika! 200 kanal da çalışıyor. Kanapeye uzanmış, ağzı açık, elinde kumanda, gözlerini ekrana dikip, kanallar arasında gezinmeye başlıyor. Akşam güzel geçeceğe benziyor. Bedenimize iyi bakmayı öğreniriz; beslenme kurallarını bilir, şekerli, yağlı yiyeceklere dikkat ederiz. Peki, ya aklımıza iyi bakmanın yollarını öğreniyor muyuz? Bay Grego’nun nasıl bir tehlike altında olduğu konusunda bir fikrimiz var mı? Hayal gücünün azalması! Merakın eksilmesi! Karar almada zorluk! Hayallerin yok olması! Düşüncelerin durması! Başkaları tarafından kullanılma tehlikesi! İsteklerin kaybolması! (…) Elbette, televizyonda saçma sapan şeyler izleyerek ya da bütün zamanımızı bir bilgisayar oyununun başında geçirerek de yaşayabiliriz. Ama bu, dışarıya bir anahtar deliğinden bakmaya benzer. – Neredeyse hiçbir şey göremeyiz; gözümüzün önünden hep aynı şeyler geçer; dünya küçük ve tekdüzedir. Akılsa, ona dünyanın kapılarını sonuna kadar açmamızdan, ona durmadan güzellikleri göstermemizden hoşlanır. Akıl; öykülere, şiire, müziğe, resme, manzaralara, sohbetlere açtır. Akıl beslenmekten, üstelik, iyi beslenmekten hoşlanır.”

Evet, söz konusu kültürü edinmenin yolu aklı ve duyguları beslemekten geçiyor. Odadaki fil daha fazla semirmesin, emeğimizi ve ruhumuzu daha fazla sömürmesin diye…

Cahit ÖKMEN

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Edward Bond, Sevgi ve Ekmek, Adam Sanat Dergisi, Eylül 1986, sayı 110, s.14-25

Brigitte Labbe, P.F.Dupont-Beurier, Beden ve Akıl, Günışığı Kitaplığı, 2010, s.30-33

Bu yazıyı değerlendiriniz
[Total: 0 Average: 0]

Similar Posts

Bir Yorum Yazın