ÖZGÜRLEŞTİRMEYEN EĞİTİM APTALLAŞTIRIR

ÖZGÜRLEŞTİRMEYEN EĞİTİM APTALLAŞTIRIR

Karikatürdeki gençle ilgili çeşitli yargılar ileri sürebiliriz:

– Ana dil bilinci gelişmemiş bir genç.

– Dilin anlatım zenginliklerinin farkında değil.

– Büyük bir olasılıkla okuma alışkanlığı yok.

– Gündelik dilde kullandığı sözcük sayısının oldukça sınırlı olduğu söylenebilir.

vb.

Gence çokça yüklenmeyelim. O, elbetteki, okuduğu okullarda “Türkçe ve Edebiyat Öğretimi”nden geçmiş, geçirilmiş bir genç. Gelinen yer… binlercesi var, biliyorsunuz: “Dil”i solmuş. Burada Ludwig Wittgenstein’ın sözünü anmak gerekir: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Sevgili Piyale Madra, Wittgenstein’ın sözünü somutlamak için çizmiş sanki bu karikatürü.

Nasıl gerçekleşiyor bu “dil solması”, bu “duyarlık ve estetik kaybı?”

Dil nasıl solar… dolayısıyla… duygular, düşünceler… nasıl solar?

Bu sorunun ardında yatan ideolojik, toplumbilimsel, ekonomik, kültürel… birçok belirleyici var. Söylemek fazla, bunların hepsi de birbirlerine sıkı bağlarla bağlı. Bu bağları da göz ardı etmeden bu sorunun yanıtını eğitim alanında kalarak yanıtlamaya çalışalım.

İkinci karikatürümüz bu sorunun bir bölümünü yanıtlamaya kapı açacaktır. Sevgili Behiç Ak’ın çocuk figürlerindeki karalamaları bu “solma”nın bir işareti olarak da görülebilir, değil mi?

“Edebiyat, bilgiden bir şenlik çıkarır.” diyor Roland Barthes.  Hayat ve hayal bilgisinin kesiştiği noktadır o şenlik. Ama bizim eğitim sistemimizin koordinatlarını izlersek bu kesişme noktasına pek uğrayamayız: Hayat ve hayal bilgisi o koordinatlarda kuruyuverir, çünkü eğitim sistemi yazınsal metni çoklukla bir bilgilendirme nesnesi, aracı olarak görür. Oysa edebiyatın bilgisi, insanın derinlikleriyle karşılaşmanın, farklı bakış açıları edinmenin, doğayı, canlıları ve nesneleri özgün ve özgür bir sezişle kavramanın, hissetmenin bilgisidir.

“Okuma eylemi”, her şeyden önce, yan yana gelen sözcüklerle oluşan dünyalardan, o dünyaların dil mucizesiyle yaratılmış sonsuz çeşitlilikteki kurgularından tat alarak, insanın ve hayatın hallerine ilişkin farkındalık geliştirmeyi içerir. Türkçe ve Edebiyat eğitimi de bu gerçeklikten yola çıkarak bir duygu, sanat eğitimidir.

 

“Anne, saygılı sordu:

– Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.

Hademe kadın ilgisiz:

– Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir, dedi. Hiç gecikmezler.”

Parasız Yatılı – Füruzan

 

Bu satırların alındığı Füruzan’ın Parasız Yatılı öyküsünü okumuş okur için “parasız yatılı sınavları” ile ilgili karşılaşacağı herhangi bir haber ya da duyuru, salt bir haber ya da duyuru değildir artık. Okur, öyküdeki anne ve kızın incelikli ve dokunaklı ayrıntılarla işlenmiş yaşam kesitlerinin içinden geçmiştir. Dilin içindeki bu yolculuk okur için bir keşiftir, yaşamsal olgularla, bu olguların bireylerin yaşamlarındaki izleriyle ilgili bir keşif. İnsan olmanın, yaşam inceliklerini fark etmenin, iç görü kazanmanın, sezmenin, hayatın içinde bir duruş edinmenin keşfidir bu aynı zamanda. Adalet Ağaoğlu’nun Karanfilsiz öyküsünü okuduktan sonra, kamyon kasalarına, bir ahşap ya da demir yığını olarak bakamazsınız artık, Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü’nde sizin çocukluğunuz da kanar. Ahmet Büke’nin Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi içindeki metinlerinde şaşkınlıkla savrulduğunuz hayatların şiirsel gerçekliği insan varoluşuyla ilgili tüm ezberlerinizi gözden geçirtir.

Edebiyatın dili, varlıklarını kanıksadığımız nesnelerin düzenini, anlam alanını ters yüz eder, içimizde kurulu tek tip, verili zemberekleri infilak ettirir:  “sen bana elma yerdin eskiden / ben kocaman bir bardak su sana mutfaktan / iki buğulu ağaç olalım, ben sana / iki serin taş, demiştim, daha o zaman / yan yana, ses veren, yağmur alan.” (Birhan Keskin) Aşkın ve ayrılıkların dokunaklı lisanı, kişisel tarihimizdeki en gizli köşelerimize, yüzlerce renkli misket gibi dağılıverir…

“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında  / Bir teneffüs daha yaşasaydı  / Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür  / Devlet dersinde öldürülmüştür“ (Ece Ayhan) Edebiyatın dili, ölümlerle katliamlarla kirlenmiş bir tarihi, çırılçıplak bırakıverir toplumsal belleğimizin, vicdanımızın  ve bilincimizin hücrelerine:  Bu dizelerle, uzak yakın tarihimizde ve şimdide “bir teneffüs daha yaşayamayan” kaç çocuğun taze solukları bu satırları buğulandırıyor… siz tahmin edersiniz.

Edebiyatın dili, emeğin hunharca kurnazlıklarla sömürüldüğü bir “şimdi”nin duyarsızlığını bütün teyel yerleriyle görünür kılıverir: işsizin ölümünü anlamak için / bir iskemle çekip oturdum / iskemle boştaydı // yas nedir ki kahvehanelerde / ölen işsizin yerine / yenisi gelir ve oturur / bir iskemleye / yoksullar gibi giyinir gün / akar görüntüsü /bir iskemleden bir iskemleye / soramam uğultudan yavaşlar kelimelerim: / – hiç mi anlamı yok, ama hiç mi / boş bir iskemlenin” (Yavuz ÖZDEM)

Lise giriş ve yüksek öğretime giriş sınavlarının çoktan seçmeli sorulara dayalı olması, uzun yıllardır okul ortamında da çoktan seçmeli test sorularının çözülmesini bir öğretim yöntemi olarak yaygınlaştırmıştır. Bu durumun, nitelikli edebiyat ürünlerinin insan ruhuna işleyen derin etki gücünü ve bu gücü öğrenciyle buluşturan uygulamaları nasıl dinamitlediği ortadadır. Öğrenci, metinlerin dünyasına girmeden, o dünyaları anlama, sorgulama ve çözümleme olanağı bulamadan birçok bilgiyi, adı ezberlemek zorunda kalmakta, sınavlarda bunları hatırlaması da başarı ölçütü sayılmaktadır. Günümüzün dershaneye dönüşmüş, her köşe başında mantar gibi biten sözde okullarında, bir romanının satırları arasında düşünmek, bir şairin duygu dünyasına girmeye çalışmak lüks bir edimdir bugün.

Yazar ve yayımcı sevgili Mine Soysal’ın mücevher cümlelerine kulak verelim: Yeryüzünün edebiyat kulesine, ancak okudukça tırmanırız. O kulede bir taş olmak da, ona tek bir taş eklemek de mucizevidir. İnsanlığın edebiyat kulesine tırmanma macerasına atılmanın en büyüleyici vakti, yaşam yoluna yeni koyulduğumuz çocukluk ve ilkgençlik yıllarıdır. Eğer çocuklukta, ilkgençlikte bu maceraya atılamazsak, yetişkin ömrümüzde bizi bekleyen zorunluluklar, sorumluluklar, kabullerle işleyen ve bizi öğütüveren tüm çarklardan kaçıp kurtulmayı beceremeyiz. Gecelerde, yollarda, parklarda, yalnızlıklarımızda edebiyata sığınmayı, ona tutunmayı beceremezsek, çabuk yorulur, çabuk öfkelenir, çabuk vazgeçer, çabuk kayboluruz. Tıpkı ülkemizdeki gibi…

Okuru, kitabın temaları, karakterleri, mekânları, kurgusu üzerine eleştirel bakış sağlayacak felsefi tartışmalara davet etmek yerine, salt anafikir sormak, kuru özetler çıkarttırmak, sınav sorularıyla yetinmek; edebiyatı engellemenin, sansürlemenin en göze batmayan, ama en kesin sonuç veren yoludur.”

Ders kitaplarında, ders işleyişlerinde, öğüt söylemine dayalı didaktik bir vurguyla değer aktarımı çok yaygındır. Seçilen metinler, çoklukla çeşitli değer yargılarının, ahlaki değerlerin aktarılmasında bir araç konumundadır. Brezilyalı eğitimci Paulo Freire’nin “bankacı eğitim modeli” olarak tanımladığı yaklaşımından yola çıkarsak, öğrenciler üzerlerine bilgi yatırımı yapılan pasif varlıklar, boş kaplardır. Bilgi onlara ihsan edilir, etkin bir araştırma sürecinin ürünü değildir. Bu modelde dünya kapalı, verili, tamamlanmış bir gerçeklik olarak sunulur. Diyalog değil, tek yanlı dayatma söz konusudur. Öğrenciler kendilerine yüklenen yığma malzemeyi istiflemekle ne kadar meşgul olurlarsa bu dünyanın dönüştürücüleri olma yönündeki özgürleşme pratikleri ve bu pratiğin bir sonucu olan eleştirel bilinçleri o kadar güdük kalacaktır.

Ezilenlerin Pedagojisi adlı kitabında Paulo Freire, ikilemi net olarak belirler: “Eğitim ya genç kuşağın bugünkü sistemin mantığına entegrasyonunu kolaylaştırmakta, sisteme uymasını sağlamakta kullanılan bir araç olarak işler ya da erkeklerin ve kadınların gerçekliği eleştirel ve yaratıcı olarak ele aldıkları, dünyalarının dönüştürülmesine nasıl katılacaklarını keşfettikleri bir araç, ‘bir özgürlük pratiği’ haline gelir.”

İnsanları nesneleştirerek otoriter ilişkileri yeniden üreten hiçbir pratik özgürleştirici olamaz.

Öğrenciyi kendini ve hayatı keşfettirmeye, sorgulatmaya yönelik bir yaklaşımın hayata geçmesi, eğitimcilerin kendi “eğitim-öğretim zihniyetlerini” sorgulamalarıyla olanaklıdır. Özgürleşme ve gelişme pratiği “her şeye rağmen”i göze almayla ilişkilidir. Bu pratiğin bilinciyle donanmış bir eğitimci için duvarlar yoktur.

Başlıktaki Jacgues Ranciere’nin sözünü bir kez daha yazalım buraya: “Özgürleştirmeyen eğitim aptallaştırır.”

 Cahit ÖKMEN

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Behiç Ak karikatürü

https://www.cumhuriyet.com.tr/cizim/354070/Kim_Kime_Dum_Duma.html?nahfrpvhfrgwqqez

 Piyale Madra karikatürü

Radikal Gazetesi, Ademler ve Havvalar, Everest Yayınları

Füruzan, Parasız Yatılı, YKY, Toplu Öyküler, Kasım 2003

Birhan Keskin, Ba, Metis, Mart 2005

Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı, Yort Savul, Adam Yayıncılık, Temmuz 1982

Yavuz Özdem, İşsizin Ölümünü Anlamak İçin…, Varlık Dergisi, Haziran 2018, s.52

Mine Soysal, Yeryüzünün Edebiyat Kulesi, https://keciedebiyat.com/yeryuzunun-edebiyat-kulesi/

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı, 8.basım 2011

Jacques Ranciere, Cahil Hoca (Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders), Metis, Ekim 2014

Paylaş

Bir Yorum Yazın

Bize Sorun
1
Yardıma mı ihtiyacınız var?
Merhaba.
Size yardımcı olabilir miyiz?
0
SEPETİNİZ
  • No products in the cart.