SEMBİYOZ

SEMBİYOZ

Annelik;

Bir cana yuva olana dek bilip de zihninin en gerilerine ittiğin, görüp de kabul veremediğin, hissedip de “Gel, otur, yüzleşelim.” diyemediğin duyguların, acıların bir tepsi içinde sana sunumu…

Bir gün, henüz kendini kucağına alıp büyütememişken, kendine henüz sarılıp şefkat verememişken bir canla buluyorsun kendini. Sevgi veriyorsun, şefkat veriyorsun, yuva oluyorsun o cana. Sistem böyle işliyor bazıları için.

Sonra…

An geliyor…

“Gel!” diyor, “Şimdi ona verdiğin şefkati kendine de ver. Ona gösterdiğin özeni kendine de göster. Şimdi onu önemsediğin kadar kendini de önemse.”

Görüyorsun ki yol aynı. Ona sarıldıkça kendine, ona verdikçe kendine vermiş gibi oluyorsun. Adı “sembiyoz” çünkü.

Ama her sembiyoz, an gelmeli bitmeli. O bitmezse sen, o bitiremezse sen, hatta en çok da senin bitirmendir sana düşen.

Sembiyoz biter.

Sonra yıllardır susturdukların sarılmanın, şefkat vermenin yarattığı güç ve cesaretle dökülüp saçılır etrafa.

Dökülüp saçılanlar hayatın tadını tuzunu bozar, keyfinin kaçırır insanın.

“Buraya gelmek, bunu yapmak beni rahatlatırdı, şimdi o tanıdık rahatlama gelmiyor!” diye tarif edersin o anları ve eklersin:

“O tanıdık duyguların yerinde dikenli teller! Canım acıyor, içim kanıyor. Nerden çıktı şimdi bunlar! Evime, içime, özüme ne ara gelip yerleşti, kök saldı bu dikenli teller?”

“ Buldum, çünkü anne oldum. Fazla geldi bir canın sorumluluğunu taşımak.” değil sorunun yanıtı!

O dikenli teller hep ordaydı da senin dikkatin orda değildi.

Sen daha çok gireceğin sınavları, gideceğin okulları düşünüyordun.

İçindeki dikenli telleri anne olunca, kendini sarıp sarmalayınca daha doğrusu kendinle temasa geçince fark ettin sadece. Aslında onlar hep oradaydı. Anneliğin tuttu elinden, sana onları işaret etti.

Dikenli teller orda artık, tam içinde. Ne yapacaksın onlarla!

İki yol var:

Ya kendine döneceksin,

Ya da sembiyozuna devam edeceksin.

Kendine dönmeyi seçersen yapman gerekenler belli.

Kolları sıvayacaksın.

Dalacaksın derinlere.

Soramadıklarını soracaksın kendine.

Yüzleşeceksin en ağır yanıtlarla.

Takılacaksın bir süre içindeki derin boşlukta.

Peki ya sembiyozuna devam edersen!

İşte o zaman eline bir büyüteç alıp incelemeye başlayacaksın o canın herşeyini.

Yedi mi, içti mi, gitti mi geldi mi, sevdi mi yoksa hoşlanmadı mı, onu mu istedi koş, bul, getir; bunu mu söyledi git araştır, sor soruştur.

“Öğretmenim BİZ ödevimizi yapamadık.”

“Öğretmenim BİZ hiç yemek yemeyi sevmiyoruz.”

“BİZ çok ekran karşısındayız.”

“BİZ şöyleyiz, BİZ böyleyiz…”

BİZ…

Kim bu BİZ?

Sen mi o mu?

Yoksa senin o yüzleşemediğin dikenli tellerin mi?

İşte tam da bu yüzden diyorum ki:

Sen kendi yolunda ol, o kendi yolculuğunda. Bırak gitsin kendi deneyimini yaşamaya.

Senin yaşadıkların/yaşayamadıkların sana has, sana ait, sana dair.

Sen yolda ol, yolda kal. Kal ki o can bir rehbere ihtiyaç duyduğunda sen orda olabilesin.

Korkma, yol bitmez!

Eda KARAÖZ

Paylaş

Bir Yorum Yazın

Bize Sorun
1
Yardıma mı ihtiyacınız var?
Merhaba.
Size yardımcı olabilir miyiz?
0
SEPETİNİZ
  • Sepetinizde ürün yok.