12/05/2021
DUYUŞSAL GELİŞİM

SEN KİMSİN? – ELEŞTİRMEK ÜZERİNE BİR AKADEMİK ÖZGÜVEN ÖYKÜSÜ

Karşılaştırmanın, akademik özgüven üzerindeki olumsuz etkilerine “Kendim… : Karşılaştırmak Üzerine Bir Akademik Özgüven Öyküsü” adlı yazımızla dikkat çekmiştik. Bu yazımızda, akademik özgüven üzerinde karşılaştırmak kadar olumsuz etkileri olabilen bir başka kavramı ele alacağız ama önce öykümüzü okuyalım.

SENİN NEYİNE…

Heyecandan o gece neredeyse hiç uyumamıştım. Sabah erkenden hazırlanıp annemin “Kızım, kahvaltını yapsana!” demesine kulak bile asmadan sokağa fırladım. Bir an önce okula gitmeliydim. Derse girmeden önce öğretmenimle karşılaşmalı, öykümü ona göstermeliydim.

Ve karşılaştım…

 “Olmamış!” dedi.

Sonra elimdeki defter alev aldı, giderek korlaştı ve canımı acıtmaya başladı. 

Hayal kırıklığıyla öfkenin karışımına ne ad veriliyordu acaba?

“Kaç kere anlattım sana. Öykünün çarpıcı bir girişi olmalı, yazdıkların merak uyandırmalı.”

 “Sen olsan, okumaya devam eder misin öyküyü böyle sıradan bir girişten sonra?” 

Utanç, sadece başarısız insanların tattığı bir duygu mu acaba?

Oysa Zeliha vardı öykünün girişinde. Fakir ama güzel bir kızdı. Zengin çocuğu Salih’i severdi. Salih de boş değildi Zeliha’ya ama duygularını pek belli etmez, çoğu zaman dalga geçerdi. Bana çok çarpıcı gelmişti Zeliha’nın hikâyesi ama demek ki başkaları için yeterince çarpıcı değildi.

“Olmamış!” dedi. “Adam gibi bir çatışma olmalı öyküde. Bu çatışma alıp götürmeli okuyucuyu öykünün derinlerine. Fakirin zengine âşık olması, çok işlendi öykülerde.”

Vazgeçmenin kaç biçimi var acaba?

Salih de Zeliha da giderek yabancılaşıyordu bana, uzaklaşıyordum yazdıklarıma çünkü fakirin zengine âşık olması demek ki ilginç bir çatışma oluşturmuyordu hayatta. Oysa içimdeki çatışmaları yansıtıyor, sözcüklerdeki aynam oluyordu Zeliha.

“Olmamış!” dedi. “Öykünün okuyucuyu şaşırtan bir sonu olmalı. Fakir kızın çaba gösterip sevdiğine kavuşması sence yeterince şaşırtıcı mı?”

Başaramamak bir yazgı mı acaba hayatta?

Salih’e kavuşmamalı, bunun için çaba göstermemeliydi Zeliha çünkü mutlu sonlar şaşırtıcı gelmiyordu okuyucuya.

Kızıyordum Zeliha’ya, “Salih kim, sen kimsin? Haddini bil, otur oturduğun yerde!”

Öfkeleniyordum kendime, “Sen kimsin? Öykü yazmak senin neyine!”


Vazgeçmenin kaç biçimi var acaba gerçekten hayatta? Bilmiyoruz ama bu vazgeçişlerde ailemizin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın yaptıkları ve söyledikleri çok etkili. Bunların bizde oluşturduğu duygu ve düşünceler… Kendimizi değersiz ve yeteneksiz hissetmemize neden olan tavır ve söylemler… İşte, belki de bazılarımızın duyduğu bu ifadelere örnekler:

– Hiç öykü okumasam, belki bunun bir öykü olduğuna inanabilirdim.

– Bak, lütfen şu ağaca ve kendi çizdiğine bak. Sence çizdiğinin, ağaçla bir benzerliği var mı?

– Sana, “Bir insan çiz, dedim.” ama sen Cin Ali’den hallice bir şey çizmişsin!

– Böyle yazmayı doktorlar bile başaramıyordur, tebrikler!

– Sen, buna rapor mu diyorsun?

– Yok, yok… Sen, bu işi başaramayacaksın…

– “Problem kur.” dedim ama sen masal anlatmışsın!

Elbette bu cümlelerden bazılarını abartılı bulabilirsiniz ama bunlar ve benzerleri, bizleri vazgeçişe iten cümleler. Öyküdeki kızı hatırlayalım. Kahvaltı bile etmeden, öyküsünü öğretmenine gösterme isteğiyle okula koşan ancak öğretmeninin aşırı eleştirileri nedeniyle hayal kırıklığına uğrayıp tüm heyecan ve yazma isteğiyle birlikte kendine güvenini kaybeden kızı…

Gardner, öyküdeki kızın yaşadığı deneyime, “felce uğratıcı deneyim” adını veriyor. Felce uğratıcı deneyimler, genellikle bireyin belli bir zekâ alanının sağlıklı gelişmesini engelleyen utanma, aşağılanma, suçluluk duygusu, korku ve kızgınlık gibi olumsuz duygular taşıyor. Bu deneyimi yaşayan birey, o zekâ alanıyla ilgili potansiyelini bir daha kullanmak istemiyor, çoğunlukla da kullanmıyor.

Öyküdeki kız için de öğretmeninin öyküyle ilgili geri bildirim veriş biçimi bir felce uğratıcı deneyim. Bu deneyim, kızda hayal kırıklı, utanç, öfke duygularını oluşturuyor ve onun öykü yazmaktan, yani bir potansiyelini kullanmaktan vazgeçmesine neden oluyor.

Peki, çocuklarımız ya da öğrencilerimizi eleştirmeyecek miyiz? Elbette eleştireceğiz ama önce bir şeyi hatırlamalıyız. Önceki yazımızda öğrencilerin, öğretmenlerinin düşüncelerini kendi düşüncelerinden daha çok önemseyip buna göre akademik benlik algılarını şekillendirdiklerini belirtmiştik. Bu, ebeveynlerin ve yakın çevrenin düşünceleri için de geçerli. Öyleyse eleştirilerimizi yaparken onların hem genel benlik tasarımlarına hem de akademik benlik tasarımlarına zarar vermemeye, hatta bunları yükseltmeye çalışmamız gerekiyor.

Peki, bunu nasıl yapacağız?

Her şeyden önce eleştirilerimizi kişiye ya da kişiliğe değil, ürüne ya da işe yönelik yapmamız gerekiyor. Sonuçta değerlendirdiğimiz şey çocuğumuz, öğrencimiz ya da onların kişilikleri değil, yaptıkları iş ya da ortaya koydukları ürünler. “Sen zaten…”, “Of, neyi ne zaman doğru yaptın ki…”, “Hiç özen göstermemişsin yine…”, “Kaç kere anlattım sana!” gibi cümleler işi değil, kişiyi hedef alıyor. Bu durumda da kişi aşağılanma, utanç, öfke gibi birçok duyguyu yaşıyor ve iletişim, hiç başlamadan bitiyor. Bu cümlelerden sonra söylediğiniz hiçbir şeyin anlamı kalmıyor çünkü karşınızdaki kişi, çoktan vazgeçmenin derinliklerine dalmış oluyor. Yine hatırlayalım; akademik özgüvenin belirleyicileri geçmiş yaşantı ve geçmiş deneyim faktörleriydi. Yukarıdakilere benzer cümlelerle sürekli başarısızlığı ön plana çıkartılan bir çocuk, bir süre sonra öğrenmeye ya da o derse karşı olumsuz akademik benlik algısı geliştiriyor.

Eleştirilerimizi yaparken dikkat edeceğimiz bir diğer önemli nokta, öncelikle ürün ya da işteki olumlu yanları görmek ve bunlardan bahsetmek. Bir şeyleri başarabildiğini gördüğünde bireyin hem genel hem de alana özgü akademik benlik tasarımı artıyor. Öyküdeki öğretmen, eleştirilerine “Olmamış!” gibi keskin ifadeler kullanarak başlamak yerine, kızın heyecanı karşısında büyük bir mutluluk duyduğunu belirterek ve öykünün güzel yanlarına ilişkin ifadeler söyleyerek başlasa sonuç bu olmayacak büyük olasılıkla. Kız, felce uğramayacak, kendini yeteneksiz olarak görüp öykü yazmaktan vazgeçmeyecek.

Dikkat edeceğimiz önemli bir nokta da çabayı takdir etmek. Çocuğumuzun ya da öğrencimizin gösterdiği çaba, bizim beklediğimiz ürünü ortaya çıkarmamış olabilir ancak o, çaba gösterdiği için takdir edilmeyi hak etmiyor mu? Yetişkin olarak bizler bile gösterdiğimiz çaba için takdir edilmediğimizde üzülmüyor muyuz? Üzülmekle kalmayıp çabamızı takdir etmeyen yöneticimize, eşimize, kardeşimize, arkadaşımıza, ebeveynlerimize içten içe sinirleniyor, hatta söyleniyoruz. Daha da önemlisi, tekrar aynı çabayı göstermek için güdülenmekte zorlanıyoruz. Öyküdeki öğretmen, cümlelerine “Çaba göstermiş ve bunun sonucu olarak da ortaya bir öykü çıkarmışsın. Tebrik ederim…” şeklinde bir ifadeyle başlasa, sonra öyküde beğendiği yanları ön plana çıkarsa ve ardından dikkat çekmek istediği yerlere yönelse sonuç çok farklı olacak büyük ihtimalle. Kimse yürümeyi ya da bisiklete binmeyi düşmeden öğrenmiyor. Önemli olan, bu deneme isteğini yok etmemek.

Tabi ki eleştirilerimizdeki dil de çok önemli. Çocuğumuza ya da öğrencimize tavsiye vermek yerine, ortaya koyduğu iş ya da üründe neleri geliştirmesi gerektiğini, akademik benlik algısını yıkmadan söylememiz gerekiyor. Örneğin öyküdeki öğretmen, “Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde ilginç birkaç öge olsa, soluksuz okunacak bir öyküye dönüşecek sanki bu. Sen, ne dersin? Okuyucuları biraz daha şaşırtmak ister misin? Sabırsızlıkla bekliyorum öykünü tekrar okumayı” gibi ifadeler kullansa, hem kıza neyi geliştirmesi gerektiği hakkında bilgi verecek hem de onun akademik benlik algısının olumsuza dönmesini engelleyip öyküyü geliştirmesini sağlayacak.

Çocuklarımızla ya da öğrencilerimizle geçirdiğimiz yaşantılar, onlar için felce uğratıcı deneyim olabileceği gibi, kristalleştirici deneyim de olabilir. Gardner’a göre kristalleştirici deneyimler, bireyin içinde var olan potansiyelin açığa çıkmasında “dönüm noktaları” sayılabilecek yaşantıları içerirler.

Öyleyse çocuklarımız ya da öğrencilerimize yaptıkları iş ya da ortaya koydukları ürünle ilgili geri bildirim verirken onların mümkün olduğunca kristalleştirici deneyim yaşamalarını sağlamamız gerekiyor. Kimse yaptığı işi bir anda mükemmel şekilde yapmıyor; kişi, aldığı sağlıklı geri bildirimler sayesinde kendini ve potansiyelini geliştiriyor.

Çocuklarımıza ve öğrencilerimize geri bildirim vermekle ilgili daha fazla bilgiyi “ÖĞRENME REHBERLİĞİ – GERİ BİLDİRİM VERMEK” adlı yazımızda bulabilirsiniz.

                                                                                       Dr. Levent VEZNEDAROĞLU

YARARLANILAN KAYNAKLAR

ARSEVEN, A. (1986). Benlik Tasarımı. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 1 (1). Syf.15-26.

ASLAN, E. (1992). Benlik Kavramı ve Bireyin Yaşamındaki Etkileri. M.Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Dergisi. Sayı: 4, Syf. 7 – 14

GARDNER, H. (1999). Intelligence Reframed. Multiple Intelligence fort he 21st Century. New York: Basic Books

KENÇ, M.F. ve OKTAY, B. (2002). Akademik Benlik Kavramı ve Akademik Başarı Arasındaki İlişki. Eğitim ve Bilim. Cilt 27, Sayı 124, Syf. 71 – 79.

SENEMOĞLU, N. (2007). Gelişim Öğrenme Ve Öğretim Kuramdan Uygulamaya. Ankara: Ankara: Gönül Yayıncılık.

Bu yazıyı değerlendiriniz
[Total: 0 Average: 0]

Similar Posts

Bir Yorum Yazın